Tarayıcınıza Flash Player yükleyiniz!



Reha Erdem'in yeni film mekânı Artvin
Gezici Festival'e katıldıktan sonra son filmi 'Kozmos'u Kars'ta çeken Reha Erdem, festivalin bu yılki 'merkezi' Artvin'de film çekebileceğini ima etti. Bahar Çuhadar'ın haberi.

Bahar Çuhadar - Radikal - 18/12/2009

Adana Altın Koza, Antalya Altın Portakal, Saraybosna ve Abu Dabi film festivallerinden ödüllerle dönen, Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın yönettiği ‘İki Dil Bir Bavul’ Artvin’den de ödülle ayrıldı. Ankara Sinema Derneği tarafından bu sene 15’incisi düzenlenen Gezici Festival’in Artvin ayağındaki Altın Boğa Film Yarışması’nda uluslararası jüri, 5 bin avro değerindeki Gümüş Boğa ödülünü ‘İki Dil Bir Bavul’a verdi. Önceki akşamki törende Altın Boğa ve SİYAD ödülü ise Romanyalı yönetmen Corneliu Porumboiu’nun son filmi ‘Polis,(s.)’in (Police, adjective) oldu.

Sunuculuğunu Ceylan Özçelik’in üstlendiği gece, geride kalan bir hafta boyunca sinema salonunu dolduran Artvinlilerin heyecanlı tepkileriyle geçti. Mısırlı oyuncu Basma Ahmed Hassan, İsrailli sinema yazarı Edna Fainaru, İngiliz yönetmen Ineke Smits, İtalyan sinema yazarı Jay Weissberg ve yönetmen Reha Erdem’den oluşan jüri adına Gümüş Boğa ödülünü açıklamak üzere söz alan Erdem’in gerekçeli kararı alkışlar ve ‘Bravo’ sesleriyle kesildi. Erdem’in de daha okumaya başlamadan önce söylediği üzere, seyirci gerekçeli kararın ilk sözcüklerinde ikincilik ödülünün hangi filme gittiğini anlamıştı. ‘İki Dil Bir Bavul’a verilen ödülü filmin yönetmenlerinden Özgür Doğan, Artvin Belediye Başkanı Emin Özgün’ün elinden aldı.

Burcu Aykar Şirin, Gözde Onaran ve Janet Barış’tan oluşan SİYAD jürisinin ve uluslararası jürinin gönlünü fetheden ‘Polis (s.)’, Türkiye’de ‘Bükreş’in Doğusu’yla tanınan Romanyalı yönetmen Corneliu Porumboiu’nun yeni filmi. Film, uyuşturucuyla ilgili bir kanunu uygularken, ahlakıyla görev duygusu arasında sıkışıp kalan bir polisi konu alıyor.

İzleyici oylarıyla belirlenen 1000 avro değerindeki Kısa Film İzleyici Ödülü’nün sahibiyse bu sene Cannes başta olmak üzere pek çok festivalde tartışmalara yol açan ‘Polytechnique’in Kanadalı yönetmeni Denis Villeneuve’nin kısa filmi ‘Next Floor’ oldu.

Gecenin en bol alkış alan bölümüyse Artvin Valisi Mustafa Yemlihalıoğlu’nun Artvinlilere güzel haberi verdiği andı. Yemlihalıoğlu, yenilenmiş haline rağmen kapalı duran Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi’nde bundan sonra film gösterimlerinin devam edeceğini duyurdu. Festivalin, kentten ayrılmadan önce, Artvin’e bir sürprizi daha vardı; yönetmen Reha Erdem seyircilere bir sonraki filmi için şehirlerinde konaklayacağının sinyalini verdi. Geçtiğimiz sene, 14. Gezici Festival’in Kars ayağına katıldıktan sonra, bu şehirde son filmi ‘Kozmos’u çeken Erdem, “Dünyada bir sürü festival geziyorum ama Gezici Festival en sevdiğim festival. Geçen yılki festival bana bir film hediye etmişti, inşallah bu sene de hediye edecekler,” diyerek paylaştı kararını. Yüklediği filmler, atölye ve söyleşi programlarıyla 11 Aralık’tan beri dağların tepesindeki bu etkileyici şehre konuk olan Gezici Festival ise sınırların dışına doğru yola çıkıyor. 18 Aralık’ta Makedonya’nın başkenti Üsküp’e geçecek olan Gezici Festival, 20 Aralık’ta sona erecek.

Tarih : 05.01.2010 | Başlık : BASIN

Artvin festival ortamını sevdi
İkinci kez bu sene sineması olmayan Artvin'de duraklayan Gezici Festival'e ilgi hayli yoğun. Festivalde film kaçırmayan bir Artvinli 'Gezici Festival sayesinde uzakta bir şehir olarak unutulmadığımızı anlıyoruz' diyor. Bahar Çuhadar'ın haberi.

Bahar Çuhadar - Radikal - 15/12/2009

Güney Kore’de yetimhanede büyüyen kız çocuklarının ABD’li aileler tarafından evlat edinilmesi, bir Artvinli’nin kafasını ne sebeple kurcalar? Yanıt, sinemanın gücünde, festivallerin güzelliğinde saklı... Burası Artvin, ‘göğe komşu’, ama memleketin geri kalanından da bir o kadar uzak topraklar. Ve önceki akşam burada bir salon dolusu insan, Güney Koreli bir yönetmenin ilk filmini izledi, yönetmene sorular sordu... Zira şehre film gelmiş, tekerlekler üstünde ilerleyen Gezici Festival, 15’inci kez çıktığı yolda Artvin’e uğramıştı.

6-10 Aralık arasında Ankaralıları şenlendiren festival, 11 Aralık’tan itibaren Artvin’de devam ediyor. Ankara Sinema Derneği’nce düzenlenen Gezici Festival’in Artvin ayağı 11 Aralık gecesi Derya Alabora’nın sunduğu tören ve ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ filmiyle başladı. Bu, Gezici Festival ekibinin Artvin’e geçen yılın ardından ikinci uğrayışı.

Gezici Festival Artvin’de, Kars’ta olduğu gibi ilgiyle karşılandı. Açılıştaki izdiham, 17 Aralık’a dek sürecek festivalin hareketli geçeceğinin ilk sinyaliydi. Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi’ndeki, altı ay önce yenilenmiş sinema salonu bir senedir ilk kez sinema seyircisi yüzü görüyor. Geçen seneye kadar kırık dökük olan salon, Artvinli İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın katkısıyla yenilenmiş. En güzel haberse, vali Mustafa Yemlihalıoğlu ve belediye başkanı Emin Özgün’ün, hem Gezici Festival’in Artvin ayağının gelenekselleşmesi hem de sene içinde şehre özellikle de Türk filmlerini getirmek konusunda söz vermeleri oldu.

Artvinliler gidişattan memnun

Bu sene ‘karşı’ temasıyla Artvinlileri selamlayan festivalin izleyicileri hâl ve gidişattan son derece memnun. Film öncesi ellerinde broşürler, festival ekibinin günlük olarak çıkardığı Nisi Mazine Artvin gazetesi ve ücretsiz dağıtılan Sinema dergisiyle heyecan içinde bekliyorlar her bir filmi. Sevgi Seda Alkan, “Bir senedir film gelmiyordu. Festival çok güzel, zaten sürekli buradayım. İnşallah her sene gelirler,” diyor. Radyocu Serdar Özbayrak devam ediyor: “Salon yapıldıktan sonra hiç film gelmemişti. Burası daha önce harabe gibiydi. Sadece bu film festivali var, beş ay önce de bir tiyatro geldi. Gezici Festival ile uzakta bir şehir olarak unutulmadığımızı anlıyoruz.”

Kıvrım kıvrım çıkılan dağ yollarının tepesine kurulmuş bu kentte şu günlerde başrolde sinema var. Sokaklarda oyuncu Basma Ahmet Hassan, eleştirmenler Edna Fainaru ve Jay Weissberg, yönetmenler Ineke Smiths ve Reha Erdem gibi uluslararası yarışmanın jüri üyeleriyle rastlaşmak mümkün. (Erdem’in 14. Gezici Festival’in ertesinde Kars’a dönüp, ‘Kosmos’u çektiğini hatırlatmamak olmaz. Belki de yeni film için sıra Artvin’dedir...) Ve tabii şehre alıcı gözle bakıp belki de buraya set kuracak yönetmen ve oyuncularla...

Gezici Festival’in en büyük destekçilerinden Tuncel Kurtiz, yönetmenler Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu ve Özgür Doğan, oyuncular Derya Alabora, Serhat Tutumluer, Fikret Kuşkan, Erkan Can, Nergis Öztürk, Menderes Samancılar Artvinliler’e ‘unutulmadıklarını’ hatırlatmak üzere burada.

‘Bir gün Artvin’de de film çekilecek’

Gezici Festival Yönetmeni Başak Emre: Artvin’in gelenekselleşmesini istiyoruz. Geçen yıl bu salon yıkık döküktü. 35 mm’lik göstericiyi İstanbul’dan getirmiştik. Şimdi harika oldu. Ama vizyon filmleri gelmeyecek maalesef. Vali beyle görüşüyoruz, özellikle Türk filmlerini buraya getirmek, yıl boyunca süren festivaller düzenlenmek gibi birşey düşünülüyor.

Artvin Belediye Başkanı Emin Özgün: Artvin’de toprak yok, fabrika yok, okumaktan başka çaresi olmayanların kentidir Artvin. Başak’la (Emre) irtibata geçeceğiz. Festivallerin dışında da sinema gerçeğini yaşatmaya çalışacağız. Bir gün Kars’taki gibi burada da film çekilecek, ona inanıyorum.

Oyuncu Tuncel Kurtiz: Gezici Festival sayesinde Kars’a Norveç’ten, İngiltere’den, Finlandiya’dan insanlar geldi. Kars dünyanın tanıdığı daha da önemli bir şehir oldu. Reha (Erdem), Zeki (Demirkubuz) film çekti, Uğur Yücel dizi. Oradan Artvin’e geldik. Sinema dolup taşıyor. Geçen sene bu salonda bir kadın ‘Avrupa’ filmini örgüsünü örerek seyretmiş.

Tarih : 05.01.2010 | Başlık : BASIN

Gezici Festival Artvin'de
Yıllardır yorulmak bilmeden, filmleri yüklenip ‘sinemanın ışığı'nı Anadolu şehirlerine taşımayı sürdüren Gezici Festival 15 yaşında. Mehmet Açar'ın kaleminden...

Mehmet Açar - Haber Türk - 13.12.2009

Yıllardır yorulmak bilmeden, filmleri yüklenip ‘sinemanın ışığı'nı Anadolu şehirlerine taşımayı sürdüren Gezici Festival 15 yaşında. Festival 15 yıl boyunca çağdaş Avrupa sinemasının örnekleri bir yana, ‘gezgin bir sinematek' gibi çalışarak Anadolu'nun sinema kültürüne kayda değer katkılarda bulundu.

Örneğin, son yıllarda sürekli hedef büyüten Bursa'daki film festivalinin ateşini ilk yakan ve şehirdeki sinema sevgisini geliştiren Gezici Festival'di. Kars'ta daha da önemli işler yaptı. Şehri sadece sinemayla değil, yerli yabancı yüzlerce sinemacı ve kültür adamıyla buluşturdu. Kars'ta çekilen filmlere, Kars için özel olarak hazırlanan projelere vesile oldu. Bursa'dan ve Kars'tan buruklukla ayrıldı ama her seferinde kendine yeni bir kale buldu.

ALTIN BOĞA YARIŞMASI

Gezici Festival ekibi Kars'ta yaptığını şimdi Artvin'de tekrar etmek için kolları sıvamış durumda. Geçen yıl 3 günlüğüne geldikleri Artvin'e bu kez bir haftalık yoğun bir programla geri döndüler. Belediye Başkanı Emin Özgün'ün de katkılarıyla Artvin artık Gezici Festival'in kalbi haline geldi. Artvin'deki festivalin vitrini mütevazi bir para ödülüne de sahip olan 10 filmlik Uluslararası Altın Boğa Film Yarışması. Vitrinden içeri baktığımızda ise Luis Bunuel'in ‘Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği' gibi sinematek klasiklerinin, çağdaş sinema örneklerinin yanı sıra kısa filmler ve yerli filmlerden yapılan bir seçki görüyoruz.

Şehre gelip, filmlerinin gösterilerine katılan, söyleşiler yapan sinemacılarla canlı bir festival ortamı da yavaş yavaş oluşuyor. Cuma gecesi gerçekleştirilen açılış törenine ilgi o kadar büyüktü ki, birçok kişi dışarıda kaldı, salona giremedi. Gezici Festivalin Anadolu'nun diğer şehirlerindeki maceralarından da bildiğim kadarıyla, ilk yıllarda seyirci daha çok yerli filmlere ilgi gösteriyor. Bunun da en önemli nedeni, festivallerde ödüller kazanan nitelikli yerli filmlerin büyük şehirler dışında salon bulamıyor oluşu... Şehir merkezindeki konforlu ve teknik açıdan yeterli olan Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi'nde düzenli film gösterileri yapılsa da, Artvin aslında sinemasız bir şehir. Anadolu'nun diğer birçok şehri gibi korsana ve korsan film piyasasının tercihlerine mahkûm. Gezici Festival'in Artvinli sinemaseverlerin sayısını artıracağına, kentte sinema kültürüne önemli katkılarda bulunacağına eminim. Yeter ki sağlam bir gelenek oluşsun, Artvinliler festivallerine sahip çıksın.

ARTVİN SİNEMACILARI BEKLİYOR

İlk kez gördüğüm Artvin, doğası, Doğu Karadeniz dağlarının arasındaki konumu ve sıcakkanlı, misafirperver insanlarıyla gerçekten etkileyici, farklı bir şehir. Artvinliler festival heyecanı yaşarken, İstanbul'dan gelenler de Artvin'le tanışma heyecanı yaşıyor. Cuma sabahı benim de bulunduğum ilk festival kafilesini Trabzon'dan alan minibüs Hopa'yı geride bırakıp dağlara doğru kıvrılınca karşımıza çıkan manzara gerçekten harikaydı. Orman, dağ, Çoruh nehri ve nihayet dağların içindeki eşsiz konumuyla Artvin! Eminim, buraya gelen birçok yönetmen bu şehirden etkilenecek ve umarım Gezici Festival, Kars'ta olduğu gibi Artvin'e sadece sinemayı değil, sinemacıları da taşıyacak.

Tarih : 05.01.2010 | Başlık : BASIN

Turgut Özben'le Artvin'de...
Tam 15 yıldır inanılmaz bir işi, Anadolu’ya Lars von Trier, Ken Loach, Fassbinder ve aklınıza ne gelirse götürme işini yapan Gezici Festival’e hayran olmamak elde değil. Fatih Özgüven'in kaleminden.

Fatih Özgüven - Radikal - 17/12/2009

‘Tutunamayanlar’ın sonlarına doğru Turgut taşrada bir kitapçıya girer ve aldığı kitapların bahanesi olarak kitapçıya Anadolu’nun ‘sosyomorfolojik değil de antropomorfolojik bir incelemesini yapacağını’ söyler: ‘Kitapçı da böyle kültürlü bir insanla görüşüp ona kitap sattığı için sevindiğini söyledi. Turgut gibi bu kasabaya gelip kazı yapan bir çok genç tanımıştı. Turgut şimdilik, yerüstündeki bulgularla yetineceğini, olmazsa, yeraltına da ineceğini söyledi.’

İlahi Turgut; ben Gezici Festival’in bu seneki ayağı Artvin’de kitapçıdan çok Atlas pasajı tipi, dövmeci metalci arası küçük dükkân gördüm. Turgut’un kültür odağı kitapçısının yerini onlar ve akıllı başlı sahipleri almış - ‘yeraltı’ yani. Bir nevi, ‘yerüstü’ olmuş. Sosyomorfoloji, daha doğrusu etno-trendoloji ya da her neyse, onun sözcüsü de bugün Türkiye’de en önemli mürşidin gastronomi olduğunu farkeden lokantalar. En ufak esnaf lokantasında bile neyin ne etinden yapıldığını, ne yağı kullanıldığını şehirlilere ‘siz bilmezsiniz’ edasıyla anlatan ahçı esnafı altında ezilmek mümkün.

Kitapların yerine ise filmler vardı tabii Artvin’de; tam 15 yıldır inanılmaz bir işi, Anadolu’ya Lars von Trier, Ken Loach, Fassbinder ve aklınıza ne gelirse götürme işini yapan Gezici Festival’e hayran olmamak elde değil. Turgut’un kitapçıda kapıldığı ‘Goethe, Cervantes aldım şunların üzerine bir Gorki koyayım, kâğıt da alayım kitapçı beni sevsin’ tedirginliğini de zerrece umursadıkları yok.

En son Kars’da kalmıştık. Festival işleri belediye başkanlarının iki dudağı arasında olduğu için, üç senedir destan yazdıkları eski konuksever Kars’dan ayrılıp yeni konuksever Artvin’e sığındılar. Oysa Kars, Demirkubuz’un, Ceylan’ın filmlerinde boy göstermiş, hele Erdem’in ‘Kosmos’unda bir fantasmagora halini almıştı. Belki de bu şehirlerdeki sinemayla ilgilenenler fantasmagora’yı pek umursamıyorlardır, ondandır. Bana sevimli sevimli ‘Fatih Abi’ diye hitap eden (‘Hay allah Turgut, nerden de tanırlar insanı!’) ince gözlük çerçeveli Hopa’lı Kafkas Film Festivali düzenleyicisinin eleştirisi de, talebi de çok açıktı; atölyelerin de ortak çalışmaların bulunulan yerin halkıyla birlikte yapılması. Çok da doğru.

Artvinlilerin sinema seyretme alışkanlıkları bir tuhaf, ama sinemaya gösterdikleri ilgi samimi. Loach’ın ‘Ekmek ve Gül’ünü muhtemelen evde bırakamadığı bir dolu çocukla seyretmeye gelen başörtülü hanım, çocukların durmadan sinema salonuna girip çıkmalarına aldırmadan, hiç yerinden kıpırdamadan seyretti filmi. Ben de çocuk patırtısına aldırmadım- isterseniz egzotizm deyin. (Kars’da Trier’in ‘Europa’sını film boyunca örgü örerek seyreden hanım da hala hafızalarda.) Gerçi tabii şimdi Turgut‘un ‘anlaşılmazlık’ endişesinin yerini ‘onaylanmama’ endişesi aldı; insan mesela İrlanda filmi ‘Eamon’daki çekirdek aile eleştirisinin seksi kısımlarının nasıl karşılanacağına dair endişeler besleyebiliyor. Ama bunun Gezici Festival’in çok umrunda olmadığı anlaşılıyor. Öyle de olmalı zaten, yoksa böyle bir işe kalkışılmaz.

Sinema yazarlarının da Gezici Festival konusundaki iyi niyetini, hiçbir zorluğa mızıklamadıklarını söylemeli. Oyuncuların da; kaç festivaldir festival partilerini zevk haline getiren Derya Alabora’nın da, Hopa havaalanında Gürcü hanım hayranı tarafından ille öpülmek istenen Tuncel Kurtiz’in de keyfi yerindeydi. Hatta şehir ilerigelenlerinin masalarından ayrılamayan yönetmenlerin de. Artvin, bir yamaca kurulmuş. Etrafını çok güzel dağlar çevreliyor ve İnönü, Cumhuriyet ve Hürriyet adlarını taşıyan üç caddesini gezdiğinizde şehri bitirmiş gibi oluyorsunuz ama öyle değil. Daha aşağıları da gezmek lazım, oralar da güzel; bu anlamlı cümleyi Turgut Özben’e nazire olsun diye de kurmadım. İhtimal gelecek sene yeniden gidip oraları da gezmek istiyorumdur.

Tarih : 05.01.2010 | Başlık : BASIN

Gezici Festival Artvin’deydi
Gezici Festival 15. yaşına Artvin’de girdi. Festivale, Artvinliler de büyük ilgi gösterdi. Naim Dilmener'in kaleminden.

Naim Dilmener - 22.12.2009 - muzik.e-kolay.net

Gezici Festival’in bu yılki ayağı, 11-17 Aralık arasında, Artvin’de gerçekleştirildi. Luis Bunuel’den Ken Loach’a, “7 Kocalı Hürmüz”den (Ezel Akay) “Bornova Bornova”ya (İnan Temelkuran), “İki Dil Bir Bavul”dan (Özgür Doğan-Orhan Eskiköy) “Kısa İyidir” başlığı altında toplanmış çok sayıda ilginç denemeye kadar, zengin, ve renkli bir programı vardı bu yılki festivalin.

Çok sayıda da konuk; başta Derya Alabora, Derviş Zaim, Özgür Doğan gibi oyuncu ve yönetmenler; Fatih Özgüven, Ege Görgün ve Nil Kural gibi yazar, gazeteci ve eleştirmenler olmak üzere, çok sayıda konuk.

Ve Artvin’in İstanbul, Ankara ya da Antalya’ya benzemez zor şartlarında dahi, hem konuklar hem de Artvinliler, 7 güne yayılmış festivalin tadını çıkarmasını bildi. Festivalin yönetmeni Başak Emre de, hem konuklarını rahat ettirmek, hem de Artvin gibi (coğrafyası gereği) bir “kapalı kutu”yu, sinemanın bin bir rengine bulamak için elinden geleni yaptı.

Konukların büyük bir bölümü 7 değil, 3 ya da 4 gün geçirdi Artvin’de. Grupların biri gidiyor biri geliyordu. Trabzon üzerinden de ulaşan vardı Artvin’e, Batum üzerinden de. Gürcistan topraklarına pasaport ile değil de, (Kıbrıs gibi) nüfus cüzdanıyla giriş yapılabiliyor olması, yolu oradan geçen herkesi şaşırttı. Zaten şaşkınlık Yeşilköy’den başlıyordu; ceplerimizde/çantalarımızda pasaport yoktu ama dış hatlardaydık ve free shop’lardan alışveriş yapabiliyorduk; ne büyük keyif, hatta ne şımarıklık :)

THY biraz gecikmeli de olsa, İstanbul-Batum arasını makul bir biçimde aldı. Dönüşteki sefer iptalinden henüz habersiz biz yolcular, bu gecikmeye de itiraz etmedik değil ama fazla da üstelemedik, “Bu kadarı kadı hava yolunda olur…” dedik, geçtik.

Batum’da iniş, oradan Hopa’ya geçiş biraz garipti; uçaktan indikten sonra, biz Batum’un içine değil de dışına, yani Hopa’ya geçecek olanlar, nerdeyse zorla daracık bir odaya doldurulduk. Orada beklerken de, bagajlarımızı birileri ayıkladı ve bir otobüse doldurdu. Ardından biz aynı otobüse bindik; bir Gürcü polisi de bize eşlik etti; sağ-salim bizi Türk polisine teslim etmek üzere.

Bizim bölgeye gelip, ardından da dışarı çıkınca, festivalin arabasını, bizi bekler bulduk. Bagajlar yerleştirildi, binildi ve “sigara serbest” komutu ile, paketler çıkarıldı. Bu sigara konusu, festival boyu tiryakinin kabusu oldu. Gidilecek yerlerin bir kısmında içilecek alan oluyor, bir kısmında ise olmuyordu. Olmayan yerlerin çoğunda (en azından bu satırların yazarı, yani ben), gerekli ceza TL olarak denkleştirmiş-hazır edilmiş bir şekilde kaçamaklar yapıldı. “Hiç ama hiçbir kapalı alanda sigara içilmez!” mezalimi de nedir böyle; sanki biz, güle oynaya bağımlı olmuşuz gibi, sanki toplumun tamamı bize, “İçin-için-için; şahane bir şey bu!” dememiş gibi! Tuzağa düşürürken iyiydi de, şimdi ne oldu?

Uzun Uzun Masalar

“Longtable” uzun olalı-uzayalı, Artvin’deki masalar/kalabalıklar kadar muhteşemini görmemiştir.Çeşit çeşit otlardan yapılmış çeşit çeşit mezeler (biz İstanbullular, “starter” diyoruz bunlara:), başta “mıhlama” olmak üzere çeşit çeşit Karadeniz tavaları, başta “karalahana dolması” olmak üzere çeşit çeşit Karadeniz tencereleri kaynayıp, servis edilip, o dakikada götürülüp durdu. Yanında da canımız ne çekerse; bira, şarap, ya da rakı; Artvin hala “serbest bölge” bu anlamda; yan bakan da-yanlış anlayan da olmadı.

Yemeklerden sonra da, “Cennet Artvin’imizin güzel kulübü Hengam”a aktık hep birlikte. Yeşilçam’ın postmodern DJ’i Nail Hardener, elinde CD çantası, Artvin’lere atmıştı kendisini. Belkıs Özener’lerle açtı, Hande Yener’lerle kapadı. Bi’ de Ajda; neler geçirdiniz aklınızdan öyle, onsuz olur mu?

Ama bu gecelerin en hoş esprisi ya da “olay”ı, sinema öğrencilerinden bir genç kızın, Hardener’e sorduğu soruydu: “Hep bu çantayla mı geziyorsunuz?” Haklıydı kız; adam long-mong table’larda yemek yiyor, elinde bu çanta; başka yere gidiliyor yine aynı çanta; Adem kardeşimizin Hengam’ına geliniyor yine aynı çanta, hatta fazlası; adam geçiyor kabine, yok “Boş Kalan Çerçeve”, yok “Artık Sevmeyeceğim”. Bütün kabahat kimin, şimdi? Kızcağız ve arkadaşları, haklı olarak şunu düşünmüş ya da ummuş olmalılar: “Şu adam şu çantasını bir gün otelde unutsa da, şöyle güzel şarkılar dinleyip dursak; tercihen Türkçe olmayan, tercihen İngilizce olan şarkılar…” Haksız da sayılmazlar, hiç ama hiç sayılmazlar; devamlı çalan Türkçe pop, tek bir gecede adamı serseme çeviremeyebiliyor; ama tam üç gece, hem de üst üste; boğucu bile olabiliyor; DJ için bile.

“Otel” de demişken; Konukların tamamına yakını Otel Karahan’da kaldı. Eh, bir büyük şehirde olsa, ömrü billah civarından geçmeyebilirdik; ama Artvin şartlarında da, olabileceği kadar temiz ve hoştu. İdareci ve çalışanları; bu biraz şımarık, biraz tuhaf, biraz da kaçık gibi görünen müşterileri rahat ettirmeye çalıştı. Rahat ettik de. Çok sayıda internet bağlantılı bilgisayarlarla donanmış “Basın Odası” ise, en müşkülpesentimizi dahi memnun etti. Artvin’deydik ama İstanbul ve diğer büyük şehirlerle de, her an bağlantı halindeydik. Bir de cep telefonları tabii; Allahım NE ÇOK KONUŞUYORUZ, ve ne çok BOŞ KONUŞUYORUZ! Artvinliler de bizden farklı değildi bu konuda; herkes, bütün hayatını NAKLEN YAŞAR olmuş. “Aşkım bakkaldayım şimdi/aşkım manavda/aşkım markette/aşkım aşkım aşkım…” Pek de yalancıyız; bu kadar kavgayı kim yapıyor, bu kadar hır gürü kim çıkarıyor? Boşanma istatistikleri başını alıp gitmişken, ne aşkı, ne aşkımı?

Birkaç Dil Bir Çanta

Orhan Eskiköy ve (Hengam’da çok eğlenceli bir “Korsan Parti”ye imza atan) Özgür Doğan’ın izniyle attık yukardaki başlığı. Artvin de, memleketin büyük bir kısmı gibi “çok dilli” bir şehirdi. “Gökte yıldız ay misun?” dizesindeki, “misun”dan söz etmiyoruz; nerdeyse Türkçe olmayan başka, bambaşka bir dilden söz ediyoruz. Lazcanın hasını, yani bozulmamışını anlamak mümkün değil; tabi Gürcü dili de öyle. Bu dilin, hele hele alfabesi; tamamen muamma. Neredeyse harflerden değil de, resimlerden oluşuyor gibiydi; neredeyse kuşu kuş, evi ev resmiyle anlatıyor, ya da çiziyor gibiler; en azından biz post-Latin alfabelilere böyle görünüyordu.

Ama işte, “kalpler bir” olunca da, ne dil ne de alfabe eksiği sorun oluyordu. Pazartesi Artvin içinde kurulan pazar bile, dostluk ve kaynaşma için, aynı dil ya da dinin ŞART olmadığını göstermeye yetmekteydi. Gürcü kadınlar, memleketlerinde binbir zorlukla (el emeği-göz nuru) örülmüş kazakları, atkıları, şapkaları satarken, bizimkiler CAT ya da muadili bir markaya çakabildiklerini sıralamış, çaktırmamaya çalışmaktaydı. Ama öyle bir çağdayız ki artık, “çakma” bir mal, yüz metre öteden bile seçilebilir oldu. Bu nedenle, bu pazarda, en azından şöyle bir cep telefonu konuşmasına rastlanmadı: “Aşkım, 25 liraya Cat var renk renk model model; alayım mı sana birkaç tane; pek ucuz, aşkım aşkım…”

Dönüş, en azından Batum üzerinden dönmesi gerekenler için bir parça problemli oldu. Yetkililer “hava şartları” dedi, fısıltı gazetesi ise “arıza”; ama her neydi ise artık, uçak o gece havalnamadı Batum’dan.

Geriye dönüldü Hopa’ya ve THY kesenin ağzını açarak müşterilerini mükemmel bir otele yerleştirdi. Sabah da aldı, otobüse bindirip Trabzon’a götürdü.

Trabzon mu? Fener’den önce, çağımızın asıl vebası “beton”dan yemiş kazığı; beton-beton-beton; çepeçevre. Artvin’de öyleydi.

Yazık olmuş, bize de ama daha çok o güzelim eski binalara; “aşkım aşkım” güruhu, ille de beton, ille de apartman ya da alışveriz merkezi istiyor diye, kaç yüz (belki de bin) yılın tarihi, böyle “dümdüz” edilir mi yahu?

Delirmek de çeşit çeşittir; bu da bir başka çeşidi işte. Neyse ki sinema var; birilerini dürtmek, kendine getirmek, sallamak için filmler (kitap ve şarkılar ile birlikte) hala işe yarıyor. “Burjuvazinin Gizli (ya da “ince”) Çekiciliği”ni seyreden bir Artvinli genci düşünün; o filmi seyretmeden önceki insan ile seyrettikten sonraki insan, hiç aynı olabilir mi, ya aynı kalmaya devam edebilir mi?

Sinema değiştirebiliyor-dönüştürebiliyor; bu güce hala sahip. Değişmek-dönüşmek istemeyenler de kendi bilir. Bizim dileğimiz ise, başlarına “aşkım kadar taş” düşmesi.

Tarih : 05.01.2010 | Başlık : BASIN

Gezici ile yollara düştük
Gezici öyle bir festival ki girdiği şehrin havasına bürünüyor hemen, neredeyse orası oluyor. Mevsimin, şehrin çok da bir önemi yok aslında, Gezici Festival gittiği her yeri değiştiriyor. Janet Barış’ın kaleminden.

Janet Barış - 17.12.2009, Taraf

Gezici Festival’in yollara düştüğünden geçen hafta bahsetmiştik. Ankara’dan sonra uğradığı Artvin’de birkaç gün de olsa tanıklık ettik festivale. İnsan kendi gözleriyle gördüğü zaman daha iyi anlıyor küçük yerler için bu tip festivallerin ne denli önemli olduğunu. Artvin değişik bir şehir, dağların arasına sıkışmış bir merkezi var. Genelde yemyeşil diye bilinir ama merkezi bildiğimiz taşra şehirlerinden, ne tam köy ne tam şehir, kasaba da denebilir mi bilemiyorum. Ama yavaş yavaş etrafında dolaşmaya başladığınızda doğanın kucağında olduğunuzu fark ediyorsunuz hemen. Hele bir de kar yağmışsa ve merkezden hafifçe yükseklere çıkıyorsanız bir kartpostalın içinden geçiyormuşçasına masalsı bir havaya bürünüyor.

Şehirde birkaç tane sinema salonu varmış eskiden ama yavaş yavaş kapanmış. Festival gösterimlerinin de yapıldığı Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi’nin içerisindeki sinema salonu film izlenebilecek tek yer. Oraya da büyük şehirlerdeki gibi olmasa da filmler geliyormuş. Gezici Festival’in gelmesi ise apayrı bir hava oluşturdu şehirde. Özellikle Yedi Kocalı Hürmüz’ün de gösterildiği açılış gecesinde neredeyse izdiham oldu. Festival boyunca genellikle Türk filmleri dolup taştı, gösterimler ücretsiz olduğu ve herkese ayrı bir yer satılmadığı için insanlar erkenden kapıya gelip içeri girmeye çalıştı. Seyirci için olduğu kadar esnaf için de farklı bir deneyim oldu festival zira oteller yılın bu zamanlarında çok da kalabalık olmadığından şehre bir hareketlilik geldi.

Hava erkenden kararıyor ama günler o kadar uzun geliyor ki, bizim geçirdiğimiz birkaç gün bile olduğundan çok daha uzun geldi. Birçok farklı film de izledik. Dünyanın bir ucundan gelen yönetmenler Artvin’de seyirciyle buluştu. Ounie Lecomt’un yönettiği Yepyeni Bir Hayat adlı filmden sonra, Güney Kore asıllı Fransız kadın yönetmen seyircilerin sorularını yanıtladı. Bir yetimhaneye bırakılan sekiz yaşındaki Jinhhee’nin öyküsü Artvinlileri çok etkiledi. Yönetmen filmden sonra kendi hayatından yola çıkarak çektiği filmiyle ilgili soruları yanıtladı. Yine bir Güney Koreli yönetmen olan Lee Hey- Jun yönetmiş olduğu Bay Kim’in Avare Günleri’nin gösteriminin ardından seyircinin karşısına çıktı. Genellikle yabancı film gösterimlerinden sonraki söyleşilerde sorulan sorular buradaki kitlenin sinemadan çok da uzak olmadığının bir göstergesi gibiydi. Ayrıca genelde gittiğimiz, uğradığımız yerlerde hoş insanlarla karşılaştık, ekibi bir misafir havasıyla karşıladılar. İçtiğimiz çaylar ikram oldu, mahallenin kadın muhtarı nazikçe yanımıza yaklaşarak bizi torununun sünnet düğününe bile davet etti.

Hava soğuktu ama festivalin ortamı çok sıcaktı, halk oyunları ekipleri, uzunca bir arayıştan sonra bulunan on yaşındaki tulum çalan çocuk, Erciyes’ten gelip bize gösteri yapan kayak ekibi derken kısacık günler geçip gitti. Festival Artvin’den sonra üç gün Üsküp’e uğrayacak ve buradaki hayata karışacak. Gezici öyle bir festival ki girdiği şehrin havasına bürünüyor hemen, neredeyse orası oluyor. Mevsimin, şehrin çok da bir önemi yok aslında, Gezici Festival gittiği her yeri değiştiriyor.

Tarih : 20.12.2009 | Başlık : BASIN

Artvin'e sinema geldi
Sinemasız kentlere film götürmeyi kendine şiar edinmiş Gezici Festival, geçen yıl ilk defa geldiği Artvin'e bu yıl ikinci kez uğradı. Ama daha görkemli bir şekilde. Olkan Özyurt yazdı.

Olkan Özyurt - 19.12.2009, Sabah

15 yıldır düzenlenen ve 'gezilmedik yer bırakmayan' Gezici Festival, bu yıl kendisine uluslararası merkez seçtiği Artvin'e sinema kültürünü aşılamaya kararlı 15 yılda dünyayı bir kere dolaşacak kadar yol kateden, sinemasız kentlere film götürmeyi kendine şiar edinmiş Gezici Festival, geçen yıl ilk defa geldiği Artvin'e bu yıl ikinci kez uğradı. Ama daha görkemli bir şekilde. Çünkü Artvin bu yıl festivalin uluslararası merkeziydi. Meğer Artvinliler de dört gözle festivali bekliyormuş. Bir gencin "Bir yıldır, film izlemek için sizi bekliyoruz," demesi de bu yüzden. Artvin'de bu seneye kadar sinema yoktu. Ama festival buraya sinema kültürünü aşılamaya kararlı. Artvinliler de durumdan hayli memnun; bir hafta boyunca Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi'ndeki gösterimleri coşkuyla takip ettiler. 500 kişilik salonda yer bulmak zor oldu. Tuncel Kurtiz, Derya Alabora, Derviş Zaim, Serhat Tutumluer, Reha Erdem, Nergis Öztürk de filmlerle festivale gelen sinemacılardı. "Gelecek yıl görüşürüz," diyerek Gezici Festival Üsküp'e hareket ettiğinde biz de İstanbul'a yollandık. Ama bir haftanın coşkusunu da not etmeden duramadık.

Artvin'de sinema yok ama buram buram sinema sevgisi var. Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi festivalin merkeziydi. Geçen yıl Gezici Festival uğradığında sinema filmi göstermeye pek de uygun olmayan merkez, bu yıl şık bir kültür merkezine dönüştürülmüş. Bu işi de Artvinli olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş üstlenmiş. Hemşehrilerine bir şıklık yapıp merkezi restore ettirmiş. Şimdi Artvin'de filmlerin gösterileceği, tiyatro oyunlarının sahneleneceği, konserlerin düzenlenebileceği çok amaçlı bir kültür merkezi var.

Festivale genel olarak liseli ve üniversiteli gençler iştirak etti. Geçen yıldan sonra dört gözle festivalin yolunu gözleyenler doya doya film izledi. Gençler kültür merkezinde sürekli film gösterilmesini istiyor. Vali Mustafa Yemlihalıoğlu gençlerin bu isteğini haklı bulduğundan olsa gerek müjdeyi verdi. Gezici Festivali düzenleyen Ankara Sinema Derneği ile işbirliğine gidilecek ve Artvin'de yıl içerisinde de film gösterimleri yapılacak.

Uzakdoğuluların sempatikliğinden olsa gerek Güney Koreli Bay Kim'in Avare Günleri filminin yönetmeni Lee HeyJun'u kentte gören Artvinliler, onunla bol bol fotoğraf çektirdi. Tabii o da kenti ve insanlarını pek sevdi ve kendisi de fotoğraf çekmeyi ihmal etmedi.

Festivalde Türk filmleri izdihama neden oldu. Memleketin batısında 'sanat filmi' diye hafif burun kıvrılan filmler, belki de ilk defa sinemada film izleyenler tarafından coşkuyla karşılandı. Gösterim sonrası yapılan söyleşilerde izleyicilerden gelen soruların çıtası da epey yüksekti.

Festival konukları, akşam yemeklerinden sonra genelde tatlı bir muhabbete koyuldular. Bu yüzden gece yatma saati genelde 03.00'ü buldu.

Artvinliler şehirlerinde de film çekilmesini istiyor. Geçen yıl Gezici Festival'le Kars'a giden ve akabinde orada Kosmos'u çeken Erdem'in, Artvin'le ilgili de birtakım düşünceleri var. Artvinliler Erdem'e 'Biz her türlü desteğe hazırız' mesajı verdi.

Uluslararası Altın Boğa Yarışması'nda jüri üyeliği yapan Reha Erdem, en sevdiği festivalin Gezici Festival olduğunu söyledi.

Kıskanmak filminin oyuncularından Nergis Öztürk meğer yıllar önce Ankara'da okurken Gezici Festival için ter dökmüş. Yıllar sonra ise o ter döktüğü festivale konuk olarak katıldı.

Kıskanmak'ın diğer oyuncusu Serhat Tutumluer ise adeta festivalin starı oldu. Artvinlilerin en çok fotoğraf çektirmek istediği oyuncu Tutumluer'di. O da Artvin'i keşfetmek, insanıyla muhabbet etmek için şehirde bol bol dolaştı. Onu gören esnaf bir çay ikram etmek isteyince Tutumluer'in günlük içtiği çay sayısı 50'yi geçti!

Festivalin müzikten sorumlu kişisi Naim Dilmener'di. Eski 45'lik şarkılarıyla festivalde bol bol dans edilmesine vesile oldu. Sinema yazarı Murat Erşahin ile "Bu şarkıyı bilirsen..." diye başlayan bir oyun keşfettiler! Erşahin, 45'lik konusunda Dilmener'i şaşırtacak kadar iyi bir hafızası olduğunu gösterdi.

En genç tulum çalan müzisyen herhalde 15 yaşındaki Hopalı Peycan olsa gerek. Dedesinin 'Yakında tulum çalan insan kalmayacak' sözüne içerleyen Peycan, tulum kursuna gidip bu yöresel enstrümanı çalmayı öğrenmiş. Şimdi yörede çok az sayıda bulunan tulumculardan en genci.

Festivali düzenleyen Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu, Artvin seyircisini Gezici Festival'in 15 yılda gördüğü en katılımcı seyirci ilan etti.

Festival kapanış gecesini sunan sinema yazarı Ceylan Özçelik, başarılı performansı sonrasında 'SİYAD gecelerini sen sunmalısın' telkinine maruz kaldı!

Tarih : 20.12.2009 | Başlık : BASIN

Gezici Festival yola düşerken
Gezici Festival unutulmuş şehirlere hiçbir yerde göremeyeceğiniz, son dönem dünya sineması içerisinde öne çıkan yeni filmlerin yanında, klasikleşmiş eski filmler de götürüyor. Janet Barış’ın kaleminden…

Janet Barış - 10.12.2009, Taraf

Gezici Festival bu yıl da yolculuğuna başladı. Gezici Festival’le birlikte on beş yıldır bir film festivalinin şehir şehir dolaştığına tanık oluyoruz. Son birkaç yıldır Kars’a da uğrayan ama bu yıl değişen belediyenin sıcak bakmamasıyla birlikte rotasını Artvin’e çeviren festival, daha eskilerde köylere gelen eşekli kütüphaneleri anımsatıyor. Eşekli kütüphaneler, sırtında kitapla köy köy dolaşan bir eşek ile onu gezdiren kütüphaneciden oluşuyordu. Başlatan ve hatta uygulayan daha sonra insanlığa hizmet ödülü de almış olan Mustafa Güzelgöz. Kendisi kitapları köy köy gezdirerek kadınlara, çocuklara dağıtıyordu. Böylelikle kitap köylünün ayağına geliyor, belki de o köyde yaşarken okuduğu bir kitap birisinin hayatını değiştiriyordu. Bu yüzden “gezici” olmak özel bir şey. Memleketin hali malum, birisinin bin bir zorlukla bu şekilde bir hizmet vermesi bile önemli. Bu durum sinema için de geçerli, hâlâ birçok şehirde sinema salonu bile yok. Gezici Festival unutulmuş şehirlere hiçbir yerde göremeyeceğiniz, son dönem dünya sineması içerisinde öne çıkan yeni filmlerin yanında, klasikleşmiş eski filmler de götürüyor.

Şehirde yaşayanlar olarak şanslıyız, yaz, kış bahar demeden her daim sanatsal bir etkinlikle bir köşe başında bile karşılaşmamız mümkün. Taşrada ise bu çok daha zor. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Ahmet Uluçay’dan ve sinemasından bahsederken altı yaşında, seyyar sinemada gördüğü bir filmden etkilenerek bu işlere kalkıştığını ve neyi başarabildiğine tanık olduğumuzdan bahsetmiştim. Tam da buradan bakmak gerekiyor işte, çünkü seyyar bir kütüphane ya da sinema oradaki küçücük hayatları ışıklı bir dünyaya çevirebilir.

Bu yıl 4 aralıkta doğduğu yerden, evinden, Ankara’dan başlayan Gezici Festival’in program açısından zenginliği de tartışılmaz. Özellikle bizim Beşiktaş’ın Çarşı grubundan aşina olduğumuz “karşı” temasıyla öne çıkıyor. Burjuvaziye, kapitalizme, eğitim sistemine, savaşa, cinsiyetçiliğe, milliyetçiliğe, işkenceye, sömürüye ve otoriteye karşı filmler gösterilecek. Bir de Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan kitabı var ki zaten başlı başına festival kapsamında oluşturulan önemli bir unsur. İçerisinde birçok sinema yazarının Reha Erdem sinemasını tahlil ettikleri nitelikli yazılar var.

Gezici Festival Ankara, Artvin ve Üsküp yolculuğuna devam ederken, Antakya’da Medeniyetler Buluşması Film Festivali başladı. Festivaller şehir şehir gezerken İstanbul’un sanat trafiği de yoğun. Birçok festivalin tam tamına arka arkaya, ya da aynı anda süregeldiğine tanık oluyoruz bugünlerde. Hem 1001 Belgesel, hem Sinema-Tarih hem de İtalyan Film Haftaları birbirinin peşinden ya da birbirini içeren tarihlere denk geliyor. Özellikle düşünülmüş olsa bu kadar festival benzer tarihlerde düzenlenemezdi herhalde.

TÜRSAK Vakfı’nın düzenlediği Sinema-Tarih Buluşması yarın başlayacak. Yurtdışındaki festivallerden ödülle dönmüş filmlerin yanı sıra çeşitli etkinlikler de var, festival kapsamında Zeki Demirkubuz’a bir onur ödülü verildi, yönetmenin Masumiyet, Kader ve Kıskanmak filmleri de Sinema-Tarih Buluşması’nın programında yer alıyor. Ayrıca yine Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından gerçekleştirilen ve geçtiğimiz hafta başlayan 1001 Belgesel Film Festivali de seyirciyi gerçek bir dünyayla tanıştırarak “gerçekleri görmeye hazır olup olmadığımızı” soruyor. Ayrıca hatırlatmakta fayda var, sürecek olan 1001 Belgesel Film Festivali’nde tüm gösterimler ve etkinlikler ücretsiz. Diğer yandan Documentarist de başka bir meseleye, insan haklarına dikkat çekiyor. 10 Aralık İnsan Hakları Günü ve İnsan Hakları Haftası dolayısıyla 14-17 aralık tarihlerinde, bir belgesel haftası düzenleyerek seyirciyi “Hangi İnsan Hakları” sorusuyla baş başa bırakıyor.

Kısacası festival telaşı Ankara, Antakya, Artvin demeden her yerde sürüyor. İstanbul ise festivallerin başkenti hâlâ. Sinemanın popülaritesi gitgide artıp halkın arasına karıştıkça evriliyor, dönüşüyor. Belgesel, klasik, yeni ya da eski fark etmiyor. Sinema seyircisi her türden festivale açık, neresi olursa gidip bulup görüyor.

Tarih : 20.12.2009 | Başlık : BASIN

The Yes Men: Dünyayı kurtaran iki adam
15. Gezici Festival'de filmleri gösterilecek olan The Yes Men ekibi dertlerini ve bu sistemin dermanını anlatıyor. Pınar Öğünç'ün söyleşisi.

Pınar Öğünç - 05/12/2009

Onlar yaptıklarına ‘kimlik tashihi’ diyor. Yaptıkları biraz gazetecilik, biraz şovmenlik, biraz politik aktivizm. Her şey oğul Bush’un ikinci seçim döneminde açtıkları sahte www.gwbush.com un şöhretiyle başladı. Bush’un gerçek kimliğini ifşa etmekti gayeleri. Sonra Dünya Ticaret Örgütü adına (WTO) açtıkları sahte web sitesi vesilesiyle sahte temsilci olarak toplantılara katıldılar. En büyük çevre felaketlerinden sayılan Hindistan, Bhopal’da yaşananların sorumlusu Dow adına açtıkları web sitesi ise işleri büyüttü. Çünkü Dow Chemical sözcüsü olarak BBC’ye, 300 milyon insanın karşısına çıkarak felaketin sorumluluğun kabul ettiklerini ve mağdurlara tazminat ödeneceğini açıkladılar. Ortalık karıştı tabii...

Serbest piyasayı tersinden eleştirebilmek için bir Milton Friedman belgeseline soyundular, görmek istedikleri haberlerden müteşekkil sahte The New York Times’ı sokaklarda dağıttılar, Survivaball isimli absürt buluşlarının terör korkusuna nasıl iyi geldiğine inanamadılar.

Biraz zıpırlık, biraz yeni bir muhalefet dili... The Yes Men, Andy Bichlbaum ve Mike Bonanno takma isimleriyle ünlenen Jacque Servin ve Igor Vamos’un marifeti. Şimdiye kadarki icraatları iki filmde toparlanmış: 2003 tarihli ‘The Yes Men’ ve 2009 tarihli ‘The Yes Men Fix the World’ (The Yes Men Dünyayı Kurtarıyor). Bu iki film, bu yıl 15’incisi düzenlenen Gezici Festival (www.festivalonwheels.com) programında. İlk durak Ankara, sonra Artvin ve Üsküp...

Bu vesileyle dünyayı kurtarmaya niyetli bu iki adama ulaştık. Hem kendilerini anlattılar, hem de benzerlerini türeten bu taze toplumsal harekete dair merak ettiklerimizi cevapladılar.

İlk motivasyonunuz ne kadar politikti? Yoksa daha çok beklenmeyeni yapmaktan mülhem bir eğlence peşinde miydiniz?

Motivasyonumuz her zaman hem politika yapmak, hem eğlenmek oldu. Bu ikisinin birbirini dışladığını düşünmüyoruz ve baştan beri de bunun peşindeyiz. Zaten politik kısmı olmasa yaptıklarımız o kadar da komik olmaz, hatta gereksizleşir.

Finansal kaynağınız nedir? Bağış kabul ediyor musunuz? Nasıl geçiniyorsunuz?

Evet, bağış kabul ediyoruz. Bazı sanatsal fonlardan yararlandık. Ama bu işi mali açıdan döndüren temel şey, tam mesai çalıştığımız işlerimiz. İkimiz de farklı üniversitelerde profesörüz.

The Yes Men niye bu kadar erkek bir grup? İki filminizde de grup adına konuşan sadece bir kadın gördüm; o da sahte The New York Times’ı yapan kalabalık ekipten biri...

Doğru, şimdiye kadarki organizasyonlarımızda kadınlar dikkat çekmeyecek kadar azdı. Ama ileride göreceğiz... Sonuçta bütün zamanını, üstelik hiç para almadan verip de başından beri bu işin içinde bulunan bir tek ikimiz varız. Kadın olsun, erkek olsun, bir işe kendini böylesine vakfedebilmek, genel olarak insanlar için zor zaten. Yoksa katılmak isteyene tabii ki kapılarımız açık. Hatta bir süre önce çatkapı gelip tam zamanlı çalışmak istediğini söyleyen bir kadın oldu. Pek yakında kendisini Yes Men’in vitrin yüzlerinden biri olarak görebilirsiniz.

Adına eylem mi denir, organizasyon mu; her işinizin bir bulunduğunuz o salon, muhatabı olan insanlar açısından etkisi var, bir de filmlerle bunları milyonlara ulaştırıp etkiyi katlıyorsunuz. Ama bu tarz aktivizmin gerçekten bir sonucu var mı? Gerçekten değişmesine etki ettiğiniz bir şey söyleyebilir misiniz?

Biz aslen aktivistlerin uğraştığı meselelerin halkla ilişkilercisi gibi davranıyoruz. İşler bu şekilde yürümeseydi, koca koca şirketler her yıl PR için milyonlar harcamazdı. Daha somut konuşmak gerekirse evet, etkimiz olan bir şeyden söz edebilirim. Bir defasında Amerikan Ticaret Odası’ndan bir yetkili kılığında beyanat vermiş, iklim değişikliği mevzuatına karşı tavrımızı değiştirdiğimizi, Kongre’de yasayı destekleyeceğimizi duyurmuştuk. Tabii anında bizi bu yüzden dava ettiler ama iki hafta sonra kamuoyundan ve kendi üyelerinden gelen baskı yüzünden gerçekten de tavırlarını değiştirmek zorunda kaldılar. Amerikan Ticaret Odası yasaya destek verdiğini açıkladı.

İlk filminiz ‘The Yes Men’, çekim tarihine kadar yapıp ettiklerinizin belgelendirilmesi gibiydi. İkinci filminiz ‘The Yes Men Fix The World’ de belgeleme kaygısı taşıyorsa da ara çekimlerde bir mizansen, bir kurgu var. Orada Hollywood yıldızları gibisiniz. Meşhur gerillalar olup The Yes Men’in de Jackass’in politiğine dönmesinden korkmuyor musunuz?

Evet, böyle bir tehlike var. Fakat bu durumun avantajları, doğuracağı tehlikelerden daha fazla... 10 milyonlarca Amerikalı Jackass’i seyrediyor ve o sert mizahtan da hoşlanıyorlar. Gerçekten izleyenlerini bir nebze de olsa harekete geçirmeye çalışsalar, zekice bir politik denge de kurabilseler, ülke olarak Amerika daha iyi bir yer olur.

Yüzleriniz gittikçe bilinir hale geliyor, yani teknik olarak da buna mecbur kalıyor olmanız lazım, ama siz inatla The Yes Men’i iki kişilik bir gösteri olarak sürdürüyorsunuz. The Yes Men, en azından kamera önünde niye büyümüyor? İki adam dünyayı düzeltmeye yeter mi?

Kalabalıklaştığımız da oluyor, sahte The New York Times hazırlama işi böyleydi mesela. Büyümememizin en mühim sebebi baştan böyle bir altyapıyı kaldıracak şekilde organize olmamamız. Bir de tabii, aynı zamanda tam mesaili işlerde çalışmamız... Daha geniş bir örgütlenme yapısı kurmak, hem de bunu hiyerarşik olmayan bir şekilde hayata geçirmek gerçekten ciddi zaman, emek ve iletişim ağı istiyor. Şimdiye dek bunu inşa etmeye vaktimiz olmadı. Yine de uğraşıyoruz. Belli konularda bizim yöntemlerimizle çalışmak isteyen insanları bir araya getiren bir ‘Yes Tank’ kurabilmek için para biriktirmeye uğraşıyoruz.

İnternet temelli sosyalleşmenin yeni bir dil, iletişim gereçleri ve yeni bir toplumsal muhalefet anlayışı doğurduğu kesin. Sizin akademik alanınız da medya olduğu için soralım. Gelişmekte olan bu yeni ‘şey’, kapitalist sistemi düzeltmeye, zorlamaya muktedir mi? Yoksa doğduğu yer kadar geçici birliktelikler mi bunlar?

Medya bağlantılı hiçbir şey kapitalizmi düzeltmeye muktedir değil. Bizim gerçek bir dip dalgasına, kendi içinde çeşitlilikler barındıran bir harekete ihtiyacımız var. Kaldı ki dünyanın büyük bir kısmı da bizim ihtiyacımız olan yana doğru eğilimli şu aralar. Eski modeller artık işlemiyor, sokağı kazanmamız ve alternatiflerimizi getirmemiz gerekli.

Tam da bundan söz ederken neden filmlerinizin yayın hakları var? Neden mümkün olduğunca fazla kişiye yayılabilmesi için ‘copy-left’ yapmadınız, ticari haklarından vazgeçmediniz?

Gerçekten film yapmaya ve bunları herkesin ücretsiz faydalanabileceği şekilde yaymaya bütçemiz olsaydı, bunu yapardık ama ne yazık ki yok. Bizim bu işlerden zengin olduğumuzu düşünen insanlar var. Ama vaziyet tam tersi, bu işler yüzünden borç içindeyiz.

Biri sahte bir The Yes Men web sitesi açsa ve sizin adınıza orada burada konuşsa ne dersiniz? İki ihtimal var. Mesela Dow Chemical gibi sahte sitelerini yaptığınız bir şirket intikam olarak, The Yes Men’i böyle harcamayı deneyebilir. Ya da belki güzel bir şey olur, sahte The Yes Men olarak ama sizin ilkelerinize ters düşmeyecek gruplar türeyebilir...

O örnekten gideceksek, mesela Dow bunu hayatta yapmaz. Bu onlar için fazla riskli bir hareket. Ama her türünden böyle eğlenceli bir gösteriye hayır demeyiz, güzel olur elbette...

Sonraki eylemlerinize dair ipuçları alabilir miyiz?

Önümüzdeki hafta Kopenhag’da olduğumuzu söyleyebilirim, orası gayet bereketli geçecek... Survivaball deliliği sürecek. Az evvel söz ettiğim ‘Yes Tank’ için uğraşacağız. Daha fazlası sırada...

Tarih : 13.12.2009 | Başlık : BASIN

Gezici Festival yola düşüyor
Her sene bu vakitler bir film kervanı yola revan oluyor. Kalktıkları şehirler de, vardıkları şehirler de değişebiliyor. Sevin Okyay yazdı.

Sevin Okyay - 08/12/2009 - Radikal

Her sene bu vakitler bir film kervanı yola revan oluyor. Kalktıkları şehirler de, vardıkları şehirler de değişebiliyor. Geçen yıl Kars’a yerleştiler, orada başladılar, sonra da Artvin’i ziyaret ettiler. Kars ve Altın Kaz’ı, uzun yıllar dillere destan olmuştu. Gezici Festival, Kars halkının gönlünde halen yerini koruyordur mutlaka ama, yeni yerel yönetim bu şehri mekân edinmelerini engelledi. Festival kervanı da, bu yıldan itibaren Artvin’de konuklayacak. Yarışmayı kazanan filmin de artık Altın, Gümüş Boğa’ları olacak. Bir de SİYAD Ödülü, elbette. Şimdi ise, Ankara’dalar. Bu vesileyle, açılışın da yapıldığı Batı Sineması’nın kapılarını festival seyircileri için uzun bir aradan sonra açtığını da müjdeleyelim. Ankara Sinema Derneği’nin Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği 15. Gezici Festival, Artvin’den sonra Üsküp yolcusu. 4 Aralık’ta Ankara’da başlayan Festival 11-16 tarihlerinde Artvin’de sürecek. 18-20 Aralık’ta ise Üsküp, Makedonya’da olacaklar. Ne mutlu bu kervana katılanlara da, yolunu gözleyenlere de. İlk yılları, Ankara’daki o ilk büroyu, gayreti, heyecanı unutmak mümkün değil. Heyecanları hiç eksilmemiş, belli. Gayret ise her daim mevcut, yoksa böyle zahmetli (ama zevkli) bir festivali 15 yıl boyunca sürdürmek mümkün mü?

15’inci yaşını kutlayan festival, kendine pek yakışan bir de temaya sahip: ‘Karşı-LIK’. Film gösterimlerinden tutun da söyleşilere kadar, Gezici Festival kapitalizme, savaşa, burjuvaziye, eğitim sistemine, milliyetçiliğe, işkenceye, cinsiyetçiliğe, sömürüye ve otoriteye ‘karşı’ duracak. Kapitalizme Karşı, Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’un ‘The Yes Men/ Evet Efendim’i ile, ‘The Yes Men Fix the World/ Yes Men Dünyayı Kurtarıyor’ gösterilecek. Jean-Pierre Melville, ‘Denizin Sessizliği/ Le Silence de La Mer’ (1946) ile Savaş’a, Bunuel ‘Burjuvazinin Gizli Çekiciliği’ ile elbette Burjuvazi’ye; Jean Vigo ise unutulmaz ‘Hal ve Gidiş Sıfır’ ile baskıcı Eğitim’e karşı çıkıyor. François Ozon, ‘Sitcom’la Cinsiyetçilik’e rarşı. Milliyetçilik ve Sömürü’ye ise iki İngiliz karşı çıkıyor. Shane Meadows (This Is England/ Burası İngiltere) ve Ken Loach (Bread and Roses/ Ekmek ve Güller). Militarizme karşı filmimiz Avi Mograbi’nin ‘Z32’si. Bu film öncesinde canlandırma ustası Raoul Servais’in 1966 tarihli klasiği ‘Chromophobia/ Renk Korkusu’ gösterilecek. Otoriteye karşı çıkan ise ‘Burma VJ: Reporting From A Closed Country/Burma VJ: Kapalı Bir Ülkeden Haberler’ ile Danimarkalı yönetmen Anders Ostergaard. Bölümün tek Türk filmi ise, İşkenceye karşı yapılmış. Diyarbakır Cezaevi’ni anlatan ‘5 No’lu Cezaevi’, Çayan Demirel’in imzasını taşıyor.

Diğer bölümlere de kısaca göz atalım. ‘30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya’ bölümünde, ülkeye 30 yıl öncesi ve sonrasından bakan ‘Almanya’da Sonbahar/ Deutschland im Herbst’ ve ‘Almanya 09/ Deutschland 09’ var. Festivalin bu yılki keşfi ise, Litvanya’dan bir yönetmen. Audrius Stonys, kısa ve orta metraj belgeselleriyle izleyici karşısına çıkacak. En önemli bölümlerden ‘Kısa İyidir’, 1031 film arasından seçilmiş 32 kısa filmi içeriyor. Her yıl bu bölümde bir ülke sinemasına özel yer ayıran festivalin bu yılki konuğu Brezilya. Gezici Festival’in ‘Çocuk Filmleri’ bölümü için özel olarak hazırlanan programda ise bu yıl Polonya ve Almanya’dan filmlere yer verilecek. Ankara’da Çankaya Belediyesi’nin ve Artvin’de Artvin Valiliği ve Artvin Belediyesi’nin katkılarıyla okullardan sinemalara film izlemeye götürülecek pek çok çocuk hayatlarında ilk kez bu deneyimi yaşayacak.

Hepsi bu mu? Değil tabii ki. Ama yerimiz tükendi. Sinema Konuşalım buluşmaları, Belgeseyir Atölyesi, kitap hediyesiyle (bu yıl ‘Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan’), Gezici Festival 15’inci kez bizlerle. Bizi hiç bırakmamalarını diliyoruz.

Tarih : 13.12.2009 | Başlık : BASIN

Türk orta sınıfının çöküşünü Bornova Bornova’da anlattı
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Film” dahil olmak üzere pek çok ödül toplayan Bornova Bornova filminin gösterimine filmin yönetmeni ve ödüllü oyuncuları da katıldı.

8/12/2009, Hürriyet Ankara

15. Gezici Festival Türkiye sinemasının son dönemdeki önemli örneklerini ve yaratıcılarını Ankaralı sinemaseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Festivalin yarışmalı bölümünde Altın Boğa için yarışan Bornova Bornova’nın Batı Sineması’nda yapılan gösterimine filmin yönetmeni İnan Temelkuran ve Altın Portakallı oyuncuları Öner Erkan ile Damla Sönmez katıldı.

Salonun hıncahınç dolduğu gösterimin ardından seyircilerin sorularını yanıtlayan film ekibi Ankara’da gördükleri ilgiden memnun olduklarını söyledi.

Bu film gerçekte de yaşanıyor

Bornova Bornova’da orta sınıfın çöküşünü anlattığını söyleyen İnan Temelkuran gençliğinin geçtiği Bornova’yı çok iyi tanıdığını, filmdeki karakterlerin gerçek hayatta da yaşadıklarını belirtti. Bir seyircinin “Etkilendiğiniz yönetmenler var mı?” sorusuna Temelkuran, “Etkilendiğim değil ama cesaret veren yönetmenler ve filmler olduğunu söyleyebilirim. Lars von Trier’in Gerizekalılar (Idiots) ve Erick Zonca’nın Meleklerin Düş Yaşamı (La Vie Rêvée des Anges) bunlardan bazıları... Bu filmler basit bir şekilde, yapabileceğiniz sinema hissi verir” dedi.

“Gişe kaygınız var mı?” sorusuna yanıt verirken filminin sadece üç hafta gösterimde kalabildiğini hatırlatan Temelkuran, Bornova Bornova gibi filmlerin reklamına büyük paralar yatırılan Türk filmleri ile büyük bütçeli Amerikan filmlerinden fırsat bulup gösterilemediğini, salon bulmakta zorlandığını belirtti.

Filmdeki rolüyle Antalya’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Damla Sönmez ise filmin prova sürecinin Mart başında başladığını ve bir tiyatro oyununa çalışır gibi hazırlandıklarını söyledi. Karakterilerinin kapsamlı arka planlarının İnan Temelkuran tarafından kendilerine verildiğini belirten Sönmez, “Türkiye’de pek çok filme böyle bir hazırlık yapılmıyor” dedi.

Tarih : 13.12.2009 | Başlık : BASIN

Bu Festival 15 yıldır yorulmadan geziyor
Gezici Festival bu sene 15. yaşını kutluyor. Yolu Gezici Festival’den geçenlere sorduk ve onların sinema yolculuklarında Festival’in nerede durduğunu sorduk.

28/11/2009 - BirGün, Uğur Yüksel

Ankara’da başlayan ve sonra kent kent Türkiye’yi gezen, hatta sınırları da aşıp başka ülkeleri ziyaret eden Gezici Festival bu sene 15. yaşını kutluyor. Bugüne kadar 17 kenti gezip, yüzlerce filmi binlerce izleyiciyle buluşturan Festival, hiç sinemaya gitmemiş insanları sinemanın büyülü dünyasıyla tanıştırdı. Yolu Gezici Festival’den geçenlere sorduk ve onların sinema yolculuklarında Festival’in nerede durduğunu sorduk.

“Gezici”de “kalabalık”tan ziyade bir “kabile” toplanıyor

Uygar Şirin

Sinema yazarı

Halk arasındaki ismiyle "Gezici"nin en belirgin özelliği kafayı sinemayla bozmuş insanların toplandığı bir festival olması. "E, bu her festivalde var" dersek yanılırız. Zira festivallerde sıklıkla “sinemayla ilgilenen” insanlara ve “sinemayla ilgilenen insanlarla ilgilenen” insanlara rastlanmakta. “Gezici”de bu anlamda bir “kalabalık”tan ziyade bir “kabile” toplanıyor. Ve bu kabile genellikle farklılıklardan çok ortaklıkları önemsiyor, belli ritüelleri (seyretmek, konuşmak, tartışmak) yerine getirmeyi her şeyin önüne koyuyor ve derin olmayı ağır olmakla karıştırmıyor.

Yeni seyirciler üretiyor

Tuncel Kurtiz

Oyuncu

Gezici Festival, tekerleklerin üzerinde dolaşıyor Anadolu'yu. Bazen de sınırları aşıyor! Gittiği her kentte sinema sanatı ile buluşturuyor seyircisini ve yeni seyirciler üretiyor, sinema sanatını seven, saygıyla yaklaşan bu sanata. Behiç Ak'ın o güzelim çizgileriyle Artvin boğasının üzerinde buluşuyor 15.yılında yeni yepyeni seyircisiyle. Ne mutlu Gezici Festival’i olan kentlere!

Sıkı Festival!

Cüneyt Cebenoyan

Sinema yazarı

"Sinema bir şenliktir" sözüne en layık festival bence Gezici Festival. Sıkı eğlenilir, sıkı çalışılır, sıkı dostluklar kurulur, sıkı atölyeler ve geziler organize edilir. Ve de iyi filmler seyredilir. Üstelik filmler de çekilir. Daha ne olsun?

Saf ve salt sinema sevgisi

Alin Taşçıyan

Sinema yazarı

Gezici Festival benim için öncelikle sınır ve engel tanımayan, saf ve salt sinema sevgisini ifade ediyor. Takdir ettiğim, hayranlık duyduğum, çok sevdiğim ve tiryakisi olduğum, film festivalinden çok daha öte, idealist bir etkinliktir Gezici Festival... İnsanlar sinemanın varlığını kutlamak ve sinefiliyi paylaşmak için orada buluşur, sinema aracılığıyla insanlığın en yüce değerlerini yayma ve kültürlerarası iletişimi kurma misyonunu üstlenir.

Profesyonellikle yönlendirilen 'amatör ruh'un başardıkları

Murat Özer

Sinema yazarı

İkinci yılından bu yana takip ettiğim Gezici Festival, zamanında 'deli işi' diye nitelenen (birçokları hâlâ böyle düşünüyor) bir 'rüya'yı gerçeğe dönüştüren Ahmet Boyacıoğlu-Başak Emre ikilisi ve yanlarındaki genç-dinamik ekip sayesinde 15. yılına ulaştı. Sinema tutkusunun insana neler yaptırabileceği üzerine 'derslik' bir örnek olan bu etkinlik, ekibi zorlayan bütün engellere karşın yıllardır Türkiye'nin dört bir yanına sinema sevgisi aşılamayı sürdürüyor, sürdermeli de. Bunca yıldır yaşadığım sinema heyecanını ayakta tutan en temel sebeplerden biri bu festival, sinemaya küsmenin gereksizliğini, yılgınlığın anlamsızlığını her fırsatta yüzüme haykıran. Profesyonellikle yönlendirilen 'amatör ruh'un başardıklarını görünce, 'yapılamaz' diye bir şey olmadığını da hissettiriyor bir yandan, hayatla bağını sinema sanatıyla tarif edenlerin 'ilham perisi' kimliğiyle... Festivalin ikinci yılında gittiğim Bursa ayağında, koskoca Tayyare Kültür Merkezi'ndeki gösterimlere konuklar dışında bir avuç sinemaseverin geldiğini görünce üzülmüştüm, ömrü kısa olacak bu festivalin de diye. Ama Boyacıoğlu-Emre ikilisi, yılmadan devam edip sonraki yıllarda yer bulunamaz hale getirdiler festival gösterimlerini. Ve nereye gitseler sinemayı sevdirmeyi başardılar kitlelere. Belli ki onların nefes alıp vermek gibi ihtiyaçları var 'sinemayla gezmeye', haliyle bizim de tabii.

Onlar birer kahraman

Başak Köklükaya

Oyuncu

Gezici Festival bana ilk olarak Başak Emre, Ahmet Boyacıoğlu ve beraberindeki muhteşem ekibi çağrıştırıyor. Onlara “kahraman” demek daha doğru olur. Çünkü ne yazık ki bu ülkede sanata tükürüyorlar, heykelleri yıkıyorlar, onca emekle gerçekleşen festivaller şehirlerin, insanların ve sinemamızın kazanımları göz ardı edilerek, bir anda ortadan kaldırılıyor. Ama onlar hiç yılmadan, yorulmadan, bıkıp usanmadan yollarına devam ediyorlar. Gezici Festival’in tüm çalışanlarına, sinemayı, aslında hayatı ve dünyayı bizlerle, sinemaseverlerle paylaştırdıkları için sonsuz teşekkürler. İyi ki varlar, hep var olsunlar.

Tarih : 06.12.2009 | Başlık : BASIN

Belgeseller geziye çıkıyor!
4 Aralık’ta Ankara’da başlayan, 11’inde Artvin’e, 18’inde de Üsküp’e geçecek olan Gezici Festival 15. yaşını kutluyor. Bu yıl “Karşı-LIK” temasıyla yola çıkan Festival, belgesel sinemanın da gücünü kullanarak karşı duruşun gerekliliğinin altını çiziyor.

06/12/2009 - Radikal İki, Uğur Yüksel

Doğduğumuz topraklar ve bedenler üzerinden sürekli öteki olmaya zorlandığımız, “onlardan” olmayışımızın hep hatırlatıldığı bir ülkede Gezici Festival üstüne düşeni yapıyor ve bu yıl “karşı-LIK” temasıyla yola çıkıyor. 4-20 Aralık tarihlerinde Ankara, Artvin ve Üsküp’te gerçekleşecek Festival, hem karşı duruyor hem de karşı olduklarına sinemayla karşılık veriyor. Bunu da, doğası gereği her türlü şiddete ve ayrımcılığa karşı olan belgesel sinemadan büyük destek alarak yapıyor.

Karşıdan bakan değil karşı duran filmler

Temadan yola çıkarak hazırlanan “Karşı” bölümünün neredeyse yarısının belgesel sinemadan seçilmesi bunun en iyi örneği.

Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’un yönetip oynadıkları Evet Efendim (The Yes Men) ve serininin ikincisi Yes Men Dünyayı Kurtarıyor (The Yes Men Fix the World) aktivist grup Yes Men’in kaptializme karşı ‘acımasız’ eylemlerini anlatıyor. Hazırladıkları internet sitesiyle Dünya Ticaret Örgütü sanılıp büyük şirketlerin uluslararası toplantılarına davet edilen grup, burada işçilerin üretim sürecinde sürekli denetlenebilmesi için çip takılması, yoksul ülkelerde daha ucuza yemek satılabilmesi gibi ‘öneriler’ sunuyor. Salondaki herkes onları büyülenmiş bir şekilde dinlerken, ünlü dergiler de bu ‘fikirler’i “Dünya Ticaret Örgütü’nden yeni araçlar, yeni çözümler” sözleriyle duyuruyor. Gerçekliğin absürtlüğünü bir kez daha gösteren, kulağa da oldukça fantastik gelen bu olaylar gerçekten de oluyor ve kamera bütün bu olanları belgeliyor. Eylem yapmanın sokağa çıkıp slogan atmak ve elinde pankart tutmak olduğunu sanan Türkiyeli aktivistlere özellikle önerilir.

Bu yıl İstanbul Bienali kapsamında da gösterilen İsrailli yönetmen Avi Mograbi'nin z32’si ise, İsrail’in Filistin’deki politikasına ve militarizme karşı duran bir film. Adını altı İsrailli askerin intikamını almak için oluşturulan operasyondan alan belgeselin baş karakteri, Filistinli polislerin öldürüldüğü bu operasyona katılmış genç bir adam. Başından geçenleri sevgilisine kendisi yaşamış gibi anlattıran, sonunda cinayet işlediğini hem kendine ve hem de bizlere itiraf eden bu adamın anlattıklarını belgeleyen Mograbi, bu suçun affedilip edilemeyeceğini sorguluyor. Bu sorgulamayı daha etkili kılmak için de kahramanların yüzlerine dijital maskeler yerleştiriyor ve böylece belgesel sinemadaki gerçekliği ve empati kurmamızı engellemiş oluyor.

Sundance’ta ve Amsterdam Belgesel Film Festivali'nde büyük ilgi gören ve ödüller alan 2008 tarihli Burma VJ: Kapalı Bir Ülkeden Haberler (Burma VJ: Reporting From A Closed Country) otoriteye karşı bir film. Danimarkalı yönetmen Anders Ostergaard'ın imzasını taşıyan belgesel, 2007 yazında Burma’da binlerce Budist rahibin önderliğinde başlayıp askeri rejim tarafından kanlı biçimde bastırılan protesto dalgasını ülkede kimliklerini gizleyerek yaşayan gazetecilerin çektikleri ve gizlice ülke dışına çıkarttıkları görüntülerle anlatıyor.

Bölümün “işkenceye karşı” temalı filmi ise, Çayan Demirel’in Antalya Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü Melis Birder'in Ziyaretçiler filmiyle paylaşan belgeseli 5 No'lu Cezaevi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden 1984 yılına kadar geçen süreçte otuz dört tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun sakat kalmasına neden olan Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'ni yaşayanların ağzından anlatan ve izleme deneyimi hiç de kolay olmayan film, anlatılması ve gösterilmesi zor olanı sinema diline başarıyla dönüştürüyor.

Bu iki filmin 8 Aralık’ta Ankara Batı Sineması’nda yapılacak gösterimlerinin ardından bir panel düzenleneceğini hatırlatalım. Belgesel sinemanın politik sorumluluğunun konuşulacağı panele Ahmet Gürata, Andreas Treske, Ersan Ocak ve Kurtuluş Özgen konuşmacı olarak katılacaklar.

Dün ve bugün Almanya’da sonbahar

Festival’in “Almanya 30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra” bölümünde ise, bir ülkenin tarihine, kültürel, politik ve sosyal yapısına 30 yıl öncesinden ve sonrasından bakan iki önemli çalışma yer alıyor. Bunlardan ilki, belgesel sinemanın klasiklerinden sayılan Sonbaharda Almanya (Deutschland Im Herbst). Aralarında Volker Schlöndorff, Rainer Werner Fassbinder, Alexander Kluge gibi usta yönetmenlerin de bulunduğu 11 yönetmenin 70’lerin sonunda terörizm korkusuyla bir polis devletine dönüşen Almanya’nın halini anlatmaya soyundukları film, “Böyle giderse ne olacak Almanya’nın hali?” uyarısı niteliğini taşıyor. 30 yıl sonra çekilen, Fatih Akın, Dani Levy, Tom Tykwer gibi yeni dönem Almanya sinemasının önemli yönetmenlerini buluşturan Almanya 09 (Deutschland 09) ise 13 kısa filmden oluşuyor ve Merkel Almanyasını sorgulayarak, 30 yıl öncesindeki film gibi bir belge ve uyarıya dönüşüyor.

Belgesel sinemanın ticari gösterimlere girmesini sağlayan belgeselcilerden Michael Moore’un gelir dağılımındaki adaletsizliği gözler önüne seren Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi (Capitalism, A Love Story) Festival’in “Özel Gösterimler” bölümünde yer alıyor. “Finansal darbe”yle sonuçlanan mali krizin ardından “Kapitalizm aşkının bedeli nedir” diye soran Moore, sonu yalanlara, ihanete ve her gün kaybedilen 14 bin işe varan, çoktan bitmiş bir aşk hikâyesiyle yanıt buluyor.

Festival programının bu yılki en heyecan verici bölümlerinde birisi de Litvanyalı avangart yönetmen Audrius Stonys’in filmlerinden oluşuyor. Yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa ve orta metraj belgeselleriyle tanınan, filmleri şiirsel belgeselcilik altında tanımlanan Stonys’in filmografisinden üç önemli film bağımsız sinema tutkunlarını bekliyor.

Festivalde ayrıca son dönem Türkiye sinemasında çoğu genç yönetmen için bir tercihe dönüşen, belgesel ve kurmacanın birbirine karıştığı filmlerden ikisi gösteriliyor. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın birlikte yönettikleri, yeni mezun olmuş bir Türk öğretmenin tayininin Kürt köyüne çıkmasının ardından yaşadıklarını anlatan İki Dil Bir Bavul ile Pelin Esmer’in ‘Koleksiyoncu’ adlı belgeseline kurmacayı katarak yepyeni bir şey yarattığı 11’e 10 Kala Türkiye sinemasındaki dil arayışını görmek için de önem taşıyor.

Ankara’da kapılarını yıllar sonra Festival için yeniden açan Batı Sineması’nda gösterilecek, sonra da Artvinlilerle buluşacak bütün bu filmler pek çok gerçeğe işaret ediyor. Önemli olan bizim burdan neyi gördüğümüz ve gördüklerimizle nasıl değiştiğimiz ve değiştirdiğimiz oluyor.

Tarih : 06.12.2009 | Başlık : BASIN

Sinemanın militan ruhu
Gezici Festival 15. yılında temasını Karşı - lık olarak belirlemiş. Karşı - lık, yani karşı olma hali! Sinema tarihinin farklı dönemlerinden ‘karşı duran’ 13 film seçmişler. Batıl inançlara da karşı olsalar gerek! Alin Taşçıyan’ın kaleminden.

06/12/2009, Star Pazar

Gezici Festival 15. yılında temasını Karşı - lık olarak belirlemiş. Karşı - lık, yani karşı olma hali!

Festival “Kapitalizm”e, “Savaş”a, “Burjuvazi”ye, “Eğitim Sistemi”ne, “Milliyetçilik”e, “Militarizm”e, “İşkenceye”, “Cinsiyetçilik”e, “Sömürü”ye ve “Otorite”ye karşı duracak, diyorlar. Sinema tarihinin farklı dönemlerinden ‘karşı duran’ 13 film seçmişler. Batıl inançlara da karşı olsalar gerek!

Sinema -ve bütün sanatlar- hayatta bir yer, bir duruş belirleme, politika yapma, isyan ya da muhalefet etme, sorunları, yanlışları, acıları dile getirme, insanları eyleme geçirme, doğruluğa çağırma aracıdır. Faşizm, totaliter rejimler, kapitalizm, sömürgecilik, ırkçılık, savaş, göç, iltica, sürgün, askeri darbeler, işkence ve insanlığın başının nice belası sinemacıların her daim önceliğidir. Sinema tarihi klasiklerinin adı yazılı kağıt parçacıklarından bir havuz yapsak, elimizi daldırıp içlerinden rastgele bir avuç seçsek, üçte ikisi doğrudan ya da dolaylı olarak “karşı” filmler çıkar!

Gezici Festival’in ‘Karşı’ başlıklı bölümünde yer alan filmler tam da bu yüzden “Niye o, niye bu?” diye soramayacağımız bir seçki oluşturuyor. Yine de akla hemen gelen yapıtlar vardır: Jean Vigo’nun Hal ve Gidiş Sıfır’ı ile Luis Bunuel’in Burjuvazinin Gizli Çekiciliği kesinlikle bunlardan ikisidir! Bir Fransız yatılı okulundaki baskıcı eğitim sistemine, bunaltan disipline başkaldıran çocukları konu alan Hal ve Gidiş Sıfır anarşist ruhuyla çığır açan bir film. Vigo, birçok başka usta yönetmene esin kaynağı oldu.

Bunuel’in burjuva hayatının kofluğunu, ilişkilerinin yapaylığını ve maddi tüketimden öte bir amacının bulunmayışını beyazperdede iğneleyen Burjuvazinin Gizli Çekiciliği her izleyişte yeni bir ayrıntıyla insanı çarpan bir taşlama.

Kültleşmiş En Rachachant eğitim sorununda kısacık süresine bakmadan Hal ve Gidiş Sıfır ile yarışabilir. Marguerite Duras’nın okula gitmemek için ayak direyen yedi yaşında bir afacanı konu alan Ah Ernesto! adlı öyküsünden yapılan film Jean - Marie Straub imzasını taşıyor. Kısa film çekmek de ticari formatta sinemaya direnmenin bir yolu. Bir karşı durma hali! Seçkide yer alan 1966 tarihli kısa film Chromophobia pek çok uzun metrajdan daha iyi anlatıyor meramını!

İstanbul Film Festivali’nin Türkiye’ye tanıttığı Yes Men ise çokuluslu şirketlerin yeni sömürü düzenine karşı koyan küresel eylemcilerin en renkli, en yaratıcı ve kuşkusuz en cesur olanları! Yes Men, kar etme amacını her şeyin üstünde tuttukları için büyük suçlular olarak adlandırdıkları şirketleri topluma rezil etmek amacıyla bir araya gelen bir grup “sahtekar”dan oluşuyor. Hedef aldıkları şirketlerin sahte websiteleri aracılığıyla kendilerini çeşitli seminer ve toplantılara davet ettiriyor, orada yapılan işlerin ne denli saçmasapan olduğunu gözler önüne seriyorlar.

Yes Men adlı ilk belgesellerinde bu eylemlerini anlatan grup, Yes Men Dünyayı Kurtarıyor adlı filmde oldukça ileri gitmeyi göze alıyor: Hindistan’ın Bhopal kentindeki Union Carbide fabrikasındaki gaz sızıntısı 1984 yılında binlerce kişinin ölümüne ve onbinlercesinin hastalanmasına neden oldu. Toprak zehirlendi, hala bu yüzden hasta çocuklar doğuyor. Union Carbide hakkında açılan dava 25 yıl geçmesine rağmen sonuçlandırılamadı. Yes Men, kendilerin Union Carbide yetkilileri olarak tanıtıp BBC’ye çıkıyor ve özür diliyorlar!

Denizin Sessizliği, Jean - Pierre Melville’in işgal ve direnişe dair aşılamamış bir yapıt olan ilk filmi. 2. Dünya Savaşı sırasında bir Fransız dayı - yeğenin taşradaki evlerine yerleşen Nazi subaya onunla hiç konuşmayarak direnmelerini, subayınsa Fransız ve Alman kültürlerine dair rafine monologlarıyla ne denli zarif ve sanatsever olduğunu kanıtlama çabasını anlatan film, işgalcinin hakiki doğasını sergileyerek izleyeni çarpıyor!

Çayan Demirel’in Diyarbakır’da 12 Eylül sonrası mahkum ve tutukluların çilesini anlatan 5 No’lu Cezaevi, Uzakdoğu’nun kaderine terk edilmiş diktatörlüğünde yaşananları aktaran Burma VJ: Kapalı Bir Ülkeden Haberler, Shane Meadows’un toplumsal gerçekçiliğiyle çarpan Burası İngiltere, emekçilerin mücadelesine odaklanan Ken Loach’un Ekmek ve Güller’i, François Ozon’un aile yaşamı ve eşcinsellik tabusuna dair taşlaması Sitcom ve deneyimli İsralli yönetmen Avi Mograbi’nin İsrailli askerlerden Filistinli katliamına dair aldığı itirafın belgeseli olan Z32 Gezici Festival’in bize sinemanın radikal ve militan ruhunu yansıttığı diğer filmler.

Tarih : 06.12.2009 | Başlık : BASIN

Gezici Festival yuvasına geri dönüyor
15 yıl önce Ankara’da başlayan ve gittikleri her kente sinema sevdasını bulaştıran Gezici Festival bir yıllık aradan sonra yeniden yuvasına geri dönüyor. Festival’in Yönetmeni Başak Emre’yle bir yıl içinde olup bitenleri konuştuk.

15 yıl önce Ankara’da başlayan ve gittikleri her kente sinema sevdasını bulaştıran Gezici Festival bir yıllık aradan sonra yeniden yuvasına geri dönüyor. İlk kez geçtiğimiz sene Ankara’da yapılmayacağını açıklayan ve Ankaralı sanatseverleri şaşkınlığa uğratan Festival bu sene 4-10 Aralık tarihlerinde Batı Sineması’nda gerçekleşecek. Ankara’ya değil yerel yönetimlere küstüklerini söyleyen Gezici Festival’in Yönetmeni Başak Emre’yle bir yıl içinde olup bitenleri konuştuk.

30/11/2009, Hürriyet Ankara

Geçen sene ne olmuştu da Festival Ankara’da yapılamamıştı?

Geçen yılki en önemli sorun salon sıkıntısıydı. Ankara’da son yıllarda birçok sinema kapandı. Açık olan salonlar da özellikle kasım, aralık aylarında gösterime giren ve ticari şansı yüksek görünen filmler nedeniyle Gezici Festival’e salon vermediler. Ankara’da yerel yönetimlerin destekleri hiçbir zaman yeterli değildi. Biz de Kars ve Artvin’e gitme kararı aldık. Kars Belediyesi 250 konuğu ağırladı, 100 öğrencinin katılımıyla atölyeler düzenledik. Kars sokakları film platosuna dönüştü. Bunu kendi kentimizde yapamıyor olmamız çok üzücüydü.

Asıl sorun Türkiye’nin başkentinde kültürel - sanatsal etkinliklerin yapılabileceği bir kültür merkezinin olmaması ve yerel yönetimin bu konuyu önemsememesi. Büyükşehir Belediyesi yıllardır ‘kültürel etkinlik’ adı altında açık hava konserleri düzenliyor ve bunu yeterli görüyor. Sinema, tiyatro, opera, bale, plastik sanatlar, edebiyat ve diğer sanat dalları bir numara büyük geliyor olmalı Belediyecilere.

Batı Sineması festival için yeniden açılıyor

Bu durum Festival’i nasıl etkiledi?

‘Bu durum Ankara’yı nasıl etkiledi?’ diye sormak daha doğru olur. Biz zaten göçebeyiz, bize sahip çıkan, konuk eden birileri hep oluyor. Kendi kentimizde festivalimizi yapamıyor olmamamız bizi üzdü tabii ki. Ankaralı izleyicilerimizden sitem mesajları aldık. Bu sorumlulukla bu yıl festivali Ankara’da tekrar yapabilmek için çok uğraştık. Salon sorunu yine karşımıza çıktı, Batı Sineması’nı festival için açıyoruz. Umarız Batı Sineması festivalimizden sonra da gösterimlerine devam eder, hatta bir kültür merkezine dönüşür.

“Yerel yönetimler sanattan korkuyorlar”

Festival’in yerel yönetimlerce desteklenmesinin önemi ne sizce? Biliyoruz ki, Kars’ta yerel seçimlerin ardından gelen yeni yönetim Festival’i yapmayacağını açıkladı ve Festival desteksiz kaldı.

Bize şehirlerden teklifler geldiğinde ilk sorumuz yerel yönetimlerin bakışı oluyor. Gezici Festival gibi kurumsallaşmış sponsorları olmayan festivaller için yerel yönetimlerin desteği çok önemli. Ülkemizde ne yazık ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan başka festivallere düzenli katkı sağlayan bir kurum yok. Burada yerel yönetimlerin önemi artıyor. Türkiye’de yerel yönetimlerin kültür ve sanat ile pek barışık oldukları söylenemez. Ne yazık ki bu konuda tutucu olduklarını hatta sanattan korktuklarını bile söyleyebiliriz. Bu yıl Kars’ın yerine yeni bir şehri koymak oldukça zor oldu. Burada bir algılama sorunundan söz edebiliriz. Kars’ın yeni belediye başkanını tanımıyoruz ama seçilir seçilmez eski başkanın izlerini silmek için çalışmaya başladı. Festivalleri iptal etti, Kars’ın sokaklarını süsleyen heykelleri kaldırttı. Festival geleneği oluşturmak kolay değil. Kars halkı bu konuyu değerlendirip önümüzdeki seçimlerde ona göre tavır alacaktır diye düşünüyoruz.

94 film seyircilerini bekliyor

Bu yıl Ankaralı sinemaseverleri neler bekliyor?

Ankaralı sinemaseverleri öncelikle oldukça iyi bir program bekliyor. Festivalimize başvuran toplam 1661 filmden seçtiğimiz 29 uzun 65 kısa olmak üzere toplam 94 film göstereceğiz. Türkiye’de ilk gösterimlerimizi yapacağımız yarışma filmlerini çok özenerek seçtik. Bu yıl Arjantin, Brezilya, Güney Kore, Paraguay, Singapur, Şili, Yeni Zelanda gibi sinemalarından fazla örnek izleme şansı bulamadığımız ülkelerin filmlerini programa aldık. Ken Loach’un Hayata Çalım At ve Michael Moore’un Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi filmlerinin Ankara’daki ilk gösterimlerini yapacağız. Her yıl bir tema belirliyoruz. Bu yıl burjuvazi, cinsiyetçilik, eğitim, işkence, kapitalizm, milliyetçilik, otorite, savaş, ve sömürüye karşı filmler göstereceğiz. Türkiye Sineması 2009 bölümünde bizim bu yıl içinde en sevdiğimiz filmleri izleyicilerle buluşturacağız. Filmlerin yönetmen ve oyuncularıyla söyleşiler yapacağız. Kutluğ Ataman’ın Aya Seyahat adlı oldukça yaratıcı belgeseli bu kapsamda yine Ankaralı izleyicilerle ilk kez buluşacak. Festivalin kısa filmler bölümüne aldığımız, bizi çok şaşırtan ve keşif olarak nitelendirdiğimiz Litvanyalı Audrius Stonys’un kısa filmleri ve Brezilya’nın son dönem örneklerinden oluşan toplu gösterimleri de programda yer alacak. Çankaya Belediyesi ile birlikte çocukları sinemaya götürüyoruz; Almanya ve Polonya’dan çocuk filmleri çocuklarla buluşacak.

Peki ya bilet fiyatları?

Festival kapsamındaki bütün kısa filmler ücretsiz gösterilecek. Bilet fiyatlarını da oldukça düşük tutmaya çalıştık ve 6 Lira olarak belirledik. Sinemaseverler biletleri internet üzerinden, biletix gişelerinden ve festivalin başlayacağı gün sinemada kurulacak gişelerden satın alabilirler.

Programın tamamı Ankara’da gösterilecek ama asıl sürprizleri Artvin’e sakladınız sanırım.

Evet, Artvinli izleyiciler, Ankaralı izleyicilere göre daha şanslı. Artvin’deki program, atölye çalışmaları, söyleşiler, konserler, film çekimleri ve konuklarıyla daha renkli geçecek. (Bu da önceki sorunuza bağlanıyor.) Artvin Belediyesi festival için bütün bu olanakları sağlıyor çünkü.

Tarih : 06.12.2009 | Başlık : BASIN

Gezici Festival filmlerle Karşı-LIK veriyor
Bugüne kadar 17 kent gezip herkese sinema sevdasını bulaştıran Gezici Festival 15. yaşını kutluyor. Festival’in bu seneki teması ise “Karşı-LIK”. Uğur Yüksel’in kaleminden.

04/12/2009 - Agos

Bugüne kadar 17 kent gezip herkese sinema sevdasını bulaştıran Gezici Festival 15. yaşını kutluyor. Klasiklerden yepyeni ödüllü filmlere her sene iyi bir programla seyircisinin karşısına çıkan Festival bu sene de kalitesinden ödün vermiyor ve Almanya’dan Güney Kore’ye, Singapur’dan Polonya’ya 32 ülkeden 112 yönetmenin toplam 92 filmini 4-20 Aralık tarihlerinde Ankara, Artvin’e yolcuğuğa çıkarıyor, sınırları aşıp Makedonya Üsküp’e uzanıyor.

Festival’in bu seneki teması ise “Karşı-LIK”. Bu tema çerçevesinde “kapitalizm”, “savaş”, “burjuvazi”, “eğitim sistemi”, “milliyetçilik”, “militarizm”, “işkence”, “cinsiyetçilik”, “sömürü” ve “otorite”ye karşı duran filmlerin gösterimlerinin yanı sıra 8 Aralık’ta Ankara Batı Sineması’nda Ahmet Gürata, Andreas Treske, Kurtuluş Özgen ve Ersan Ocak’ın konuşmacı olarak katılacağı “Karşı Paneli” düzenlenecek.

Karşı duruşu eskimeyen klasikler

15. Gezici Festival’in “Karşı” bölümünde, yıllar geçtikçe güzelliğinden ve güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen, aksine her şeyin daha kötüye gittiği günümüzde değeri daha da artan dört klasik film gösterilecek. Luis Buñuel’in burjuvaların küçük hırslar, gösterişler ve ikiyüzlülüklerle dolu dünyasını, gevezeliklerini sürrealist bir vodville anlattığı Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Jean Vigo’nun savaş sonrası yıllara kadar yasaklı kalan, Fransız eğitim sistemini eleştirdiği Hal ve Gidiş Sıfır’ı, Jean Pierre Melville’in Bresson'u ve Fransız Yeni Dalgası'nı köklü bir biçimde etkilemiş, sinema tarihi içinde savaşa karşı yapılmış en özel filmlerden biri olan Denizin Sessizliği filmi ve canlandırma ustası Raoul Servais’den militarizmin yok ediciliğini anlatan Renk Korkusu sinema perdesinde görülmesi gereken filmler.

Programın yakın tarihli olsalar da modern klasikler arasında yerlerini çoktan almış filmleri ise şöyle: Ken Loach’tan kaçak, güvencesiz ve sendikasız işçilerin kapitalizm ve emperyalizmle karşılaşma öyküsünün anlatıldığı Ekmek ve Güller, Daniele Huillet ve Jean-Marie Straub’un birlikte yönettikleri kült kısa film Tekrarlamaç, Shane Meadows’dan 80’li yılların İngiltere’sinde yaşanan politik ve toplumsal atmosferin 12 yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatıldığı Burası İngiltere ve “Fransa sinemasının haşarı çocuğu” François Ozon’dan cinsiyet rollerini ve heteroseksüel kutsal aileyi yerle bir eden Sitcom.

En ‘karşı’ belgeseller

Karşı olmanın en etkileyici araçlarından biri olan belgesel sinema da bu bölümde önemli yer tutuyor. 1980-84 yılları arasında 32 kişinin öldürüldüğü, yüzlerce insanın sakat bırakıldığı Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları ele alan, bu sene Antalya Film Festivali’nde “en iyi belgesel” seçilen 5 Nolu Cezaevi, misyonlarını “kimlik düzeltmek” olarak tanımlayan aktivist grup Yes Men’in sıra dışı eylemlerini konu alan Evet Efendim ve serinin ikincisi Yes Men Dünyayı Kurtarıyor, İsrailli sinemacı Avi Mograbi’nin İsrail’in Filistin’deki politikasına doğrudan ve net bir eleştiri yönelttiği filmi Z32 ve Danimarkalı yönetmen Anders Ostergaard'ın 2010 Oscar’larında belgesel dalının en güçlü adaylarından Burma VJ: Kapalı Bir Ülkeden Haberler karşı durmanın gerçek görüntülerini sunuyor izleyiciye.

Her sene Türkiye ve dünyadaki politik ve sosyal gelişmeleri takip etmeyi bilmiş, bütün ayrımcılıklara ve dışlanmışlıklara karşı durmuş olan Festival’in 15. yaşında böyle bir tema seçmesi çok anlamlı. Hele hele doğduğumuz topraklar ve bedenler üzerinden sürekli öteki olmaya zorlandığımız ve karşı durmaktan başka çaremizin olmadığı bu ülkede bu filmleri izlemek hepimize güç verecek.

Tarih : 06.12.2009 | Başlık : BASIN

Tüm engellere inat, gezmeye devam!
Gezici Festival’in yönetmeni Başak Emre’yle Festival’in Kars’tan Artvin’e geçiş sürecini ve iddialı filmlerden oluşan programını konuştuk.

Gelenek devam ediyor ve Gezici Festival yolculuğuna devam ediyor. Bu sene 4-20 Aralık tarihleri arasında bohçasında filmleriyle Ankara, Artvin ve Üsküp’ü gezecek olan Festival, yarışmalı bölümünü Kars’tan Artvin’e taşıyor. Duymuşsunuzdur; yerel seçimlerin ardından Naif Alibeyoğlu’nun yerine seçilen Nevzat Bozkuş yönetime gelir gelmez Festival’i yapmayacağını açıklamış, Kars’ı bambaşka bir kente dönüştüren Gezici Festival’in yolculuğu da yarıda kalmıştı. Neyse ki Artvin Valiliği ve Artvin Belediyesi Festival’in imdadına yetişti de kapılarını yarışmaya ve festival konuklarına açtı.

Bu sene 4-10 Aralık tarihlerinde Ankara’da, 11-17 Aralık’ta Artvin’de, 18-20 Aralık tarihlerinde de Makedonya’nın Üsküp kentinde gerçekleşecek olan Festival’in yönetmeni Başak Emre’yle Festival’in Kars’tan Artvin’e geçiş sürecini ve iddialı filmlerden oluşan programını konuştuk.

Uğur Yüksel/BirGün, 21/11/2009

Festival bu sene 15. yaşını kutluyor. 15 yıl boyunca kesintisiz bir festival yapmak, dahası bu festivali gezdirmek kolay olmamıştır sanıyorum.

Festival yapmak genel olarak pek kolay bir iş değil ama gezici bir festival yapmak inanın çok zor. Kendi yaşadığınız şehirde her şeye hakim olabiliyorsunuz ancak siz ne kadar kusursuz bir organizasyon da yapsanız başka şehirlerde sizin dışınızdaki koşullara bağlısınız. Özellikle Doğu’da doğru dürüst bir sineması bile olmayan kentlere konuk olduğumuzda oradaki teknik donanımı da sağlamak zorunda kalıyoruz. İki yıl 35mm’lik göstericiyi İstanbul’dan Kars’a taşımak hiç de kolay olmadı. Gittiğimiz şehirler zengin olmadığı için çok zor koşullarda çalışıyoruz.

Gittiğiniz şehirler Festival’i yeterince sahipleniyorlar mı?

‘Gezici’ ismi de bir dezavantaj aslında. Hiçbir şehir tam olarak sahiplenmiyor festivalimizi. Bursa’ya 10 yıl boyunca gittik, bir festival izleyicisi oluşturduk. Birden kendi festivallerini yapmak istediler. Festivali Kars’ta tam oturtmuştuk ki, bu yıl yeni seçilen Belediye Başkanı Festival’in Kars’ta yapılmayacağını açıkladı. Gittiğimiz şehirlerde genellikle sivil toplum örgütleri, belediyeler ve üniversiteler ile çalışıyoruz. Belediyelerle çalışmak özellikle tanıtım açısından çok önemli. Ancak burada Anadolu’nun bir gerçeğine parmak basmak gerekiyor. Birçok belediyenin film festivaline soğuk baktığını biliyoruz. “Hiçbir şey yapmayalım, başımıza bir bela gelmesin” felsefesi son derece yaygın.

“Variety ‘Siz Kars’ı haritaya koymuştunuz’ dedi”

Yerel seçimlerden hemen sonra yönetim değişikliği yaşayan Kars Belediyesi Festival’i artık yapmayacağını söyledi. Size gerekçesini açıkladı mı?

Gerekçesi parasızlıktı. Ancak daha sonra şehirdeki heykelleri bile kaldırdığını öğrenince asıl gerekçenin para olmadığı çıktı ortaya. Çünkü bizim festivalimizin bütçesi hiçbir zaman çok yüksek olmadı. Çok küçük bütçelerle festival yapmayı yıllar boyunca öğrendik biz. Yeni Başkan’ın asıl derdi eski başkan Naif Alibeyoğlu’nun izlerini Kars’tan silmek.

Bu durum Festival’i nasıl etkiledi?

Festival’den çok Karslı izleyicileri etkilediğini düşünüyorum. Festival izleyicisi kolay oluşmuyor, bu bir eğitim ve bunun için bir gelenek oluşması gerekiyor. Türkiye’de bu çok zor, çünkü son derece kaygan zeminlerde yaşıyoruz. Kars’a ilk gittiğimiz yıl Kars’ın bir sineması bile yoktu, şu anda Dolby sistemli bir sinema salonu var. Festivalle birlikte Kars’a gelen yönetmenler daha sonra Kars’ta film çektiler. Zeki Demirkubuz, Uğur Yücel ve son olarak Reha Erdem, daha önce planlanmamış olmasına karşın filmlerinin öykülerini Kars’a taşıdılar. Kars’ın adını Türkiye dışında duyurmaya başlamıştık. Variety dergisi yazarı Jay Weissberg “Siz Kars’ı haritaya koymuştunuz” dedi. Bunlar kolay oluşmuyor.

“Elinde örgüsüyle bir kadın Trier’in Avrupa’sını izledi”

Festival bu sene Kars’tan Artvin’e taşınıyor.

Evet, büyük emek vererek oluşturduğumuz bir festival ortamını tekrar başka bir kentte kurmaya çalışıyoruz. Neyse ki Artvin çok ilginç bir kent. Geçen yıl 3 günlük bir programla gittiğimizde izleyici kitlesi bizi çok etkiledi. İlk kez gittiğimiz bir şehirde açıkçası bu kadar izleyici beklemiyordum. İşçi Sınıfı Cennete Gider adlı filmi 150 kişi hiç kıpırdamadan izledi, elinde örgüsüyle bir kadın Lars Von Trier’in Avrupa’sını izledi. Sonbahar için Hopa’dan ve çevre illerden izleyiciler geldi ve büyük bir izdiham yaşandı.

Bu sene Artvin’de seyirciyi neler bekliyor?

Dopdolu bir program, söyleşiler, paneller, atölyeler bekliyor. Festivalimizin bütün konuklarının buluştuğu ana kenti olacak Artvin. Uluslararası Altın Boğa Film Yarışması bu kentte düzenlenecek ve çok özenerek seçtiğimiz 10 filme, uluslararası bir jüri tarafından Altın ve Gümüş Boğa ödülleri verilecek. Ayrıca Türkiye sinemasının son dönem örneklerinin galaları da bu kentte yapılacak. Artvinliler, Festival boyunca her gün çıkarılacak festival gazetesini okuyacak, Yeşim Ustaoğlu’yla yönetmenlik atölyesine ve Derviş Zaim’le de senaryo atölyesine katılabilecekler. Bilkent Üniversitesi’yle üçüncüsünü gerçekleştireceğimiz, Türkiye ve Gürcistan’dan sinema öğrencilerinin katılacağı Belgeseyir atölyesinde ise Artvin konulu bir belgesel çekilecek. Artvin’de akşamları konserler de olacak. Çocukları da unutmadık. Polonya ve Almanya çocuk filmleri seçkileri festival boyunca küçük izleyicilerle buluşacak.

Festival’in bu seneki teması: Karşı-LIK

Festival’in programında öne çıkan bölümler ve etkinlikler neler olacak?

Festival olarak her yıl yeni temalar belirliyoruz. Bu yılki temamızı Karşı-LIK olarak belirledik. Özellikle ülkemizde yaşadığımız birçok soruna muhalif bir duruş sergilemek istedik. Bu nedenle kapitalizm, savaş, burjuvazi, eğitim, işkence, milliyetçilik, militarizm, cinsiyetçilik, sömürü ve otorite’ye “karşı filmler” göstereceğiz ve bir panel düzenleyeceğiz.

Bu seneki festival programında yer alan Altın Boğa Uluslararası Film Yarışması’nda Türkiye’yi İki Dil Bir Bavul ve Bornova Bornova filmleri temsil edecek. Politik altyapıya sahip bu iki film için görüşleriniz nedir? Zira Bornova Bornova 12 Eylül sonrası yaşanan tükenmişliği, İki Dil Bir Bavul da devletin dil ve kültür politikasını işliyor.

Öncelikle bu filmleri politik duruşları için değil, iyi filmler oldukları için seçtik. Yıl içinde ülkemizde ön plana çıkan filmleri uluslararası yarışmamıza seçiyoruz. Geçen yıllarda yarışmaya aldığımız Takva ve Sonbahar filmleri uluslararası jüri tarafından beğenilmişti ve ödüller almıştı. Bu sene değerlendirmeye aldığımız filmlerin pek çoğunun muhalif duruş sergilemesi, bu ülkeye dair söyleyecek sözünün olması dikkat çekiciydi. Bunlar arasında İki Dil Bir Bavul çok doğru bir yerde duruyor, son derece minimal bir anlatımla çok şey söylüyor. Bornova Bornova da gündelik hırsları olan, amaçsız, yeni gençliğin hayatlarına sokuyor bizi ve 12 Eylül’ün yarattığı bu insanların hem kendilerinde hem de bizim hayatımızda nasıl gedikler açabileceklerini anlatıyor.

Tarih : 27.11.2009 | Başlık : BASIN

Gezici Festival Ankara’da başlıyor, Üsküp’te bitiyor
ON BEŞ yıldır Gezici Festival, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında, Türk ve dünya sinemasının önemli örneklerini sunuyor. Doğan Hızlan'ın kaleminden...

ON BEŞ yıldır Gezici Festival, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında, Türk ve dünya sinemasının önemli örneklerini sunuyor.

Seyircilerin program yapabilmeleri için, festival filmlerinin hangi tarihte hangi kentte olduklarını yazmalıyım.

4-10 Aralık 2009, Ankara - Batı Sineması.

11-16 Aralık 2009,Artvin - Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi.

18-20 Aralık 2009, Üsküp (Makedonya) - Üsküp Sinematek.

Festival’in afişini Behiç Ak çizdi, Yeşim Demir grafik tasarımını gerçekleştirdi.

Bu yıl Almanya’dan Güney Kore’ye, Singapur’dan Polonya’ya 32 ülkeden 112 yönetmenin toplam 91 yapıtı festivalde görülebilecek.

Açılış töreni 3 Aralık Perşembe saat 20.00’de Batı Sineması’nda yapılacak.

Festivalin teması: “Karşı-LIK”

FESTİVALLERİN belirtilmesi gereken işlevi, sinemayı sadece sinema olarak gören anlayışın ötesindeki özellikleridir.

Festival nelere karşı duracak?

“Kapitalizm”e, “Savaş”a, “Burjuvazi”ye, “Eğitim Sistemi”ne, “Milliyetçilik”e, “Militarizm”e, “Cinsiyetçilik”e, “Sömürü”ye, “Otorite’ye...

Dünyayı, yaşadığımız ülkeyi, konumumuzu, durumumuzu sanatın objektifinden değerlendirmek bence en gerçekçi, en boyutlu anlayıştır. Çünkü çeşitlilik ve ayrıntı sinemada, sanatların içinde en üst düzeyde bizi tartışmaya, öğrenmeye, isyana çağırır.

Festivaller, film izleyicisi için, bir altyapı oluşturur. Bilgili, donanımlı seyirci kimliği kazandırır.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da festival seyircisine bir kitap armağan ediliyor.

Çitlembik Yayınları arasında çıkan Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan başlıklı kitap, sinemaseverleri mutlu edecek.

Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim gibi ustaların atölye çalışmaları da festivalin ilgi çekecek programlarından.

Uzun metrajlıdan, kısa filmlere, çocuk filmlerine kadar geniş bir liste hazırlamış yöneticiler.

Artvin’de 6 ülkeden 10 film yarışacak, Altın-Gümüş Boğa Ödülleri ve SİAD Ödülü verilecek.

HEM sinema lezzeti verecek hem de çağı algılamanızı sağlayacak filmler.

Ayağınıza kadar gelen bu fırsatı kaçırmayın.

Daha fazla bilgi için: www.gezicifestival.org

Tarih : 27.11.2009 | Başlık : BASIN

Yola çıktığımız Kars, hala orada mısın?
En sonda söylenecek olanı en önce söyleyerek başlamalı. Çünkü vakit dar ve mesele önemli. Bu yazı ilgili bütün kurumları adres almaktadır. Kültür bakanlığı, Kars Valiliği Belediye başkanlığı ve ebetteki Türkiye’deki sinema topluluğu, yani yönetmeni, oyuncusu, emekçisi, sinema yazarı, akademisyeni herkes bu yazının muhatabıdır. Ve tabi ki Sinema TV bölümleri bulunan fakülteler, sosyal sorumluluk projelerine katılmak destek vermek isteyen kurumlar da bu çağarının muhatabı olmalıdırlar. Ben de kişisel olarak hayatımın en kişisel, en talepkar yazısını yazmaktayım. GEZİCİ FİLM FESTİVALİ BÜNYESİNDE GERÇEKLEŞEN KARS ALTIN KAZ FİLM FESTİVALİNİ LÜTFEN YOK ETMEYİN!

Gezici Festival’in Kars kentini kendine merkez seçtiği ve Altın Kaz ödülü ile anlamlandırdığı günden beri Türkiye’de yapılan film festivallerinin en anlamlısına tanıklık ediyorduk. Elbette film festivallerinin pek çoğunun toplumsal hayat ve kamusal birliktelikler, dünyalı ve bir yerli olmanın üretken karşılaşmaları üzerine önemli katkıları oluğuna inanlardan biriyim ve diğer festivaller de aynı öneme sahip. Kendi yağı ile kavrularak özveriyle Türkiye’nin pek çok kentini dolanan İşçi Filmleri Festivalini ise elbette gezici kadar kıymetli buluyorum.

Ama yine de Gezici Film Festivalini ve onun Altın Kaz’ının çok özel bir yeri ve anlamı var. Öncelikle Türkiye’de ilk kez tanınmış, başarısı ve katkıları diğer festivallerce kabul görmüş bir ekip ve onun önemli festival organizasyonu uluslararası bir programla metropol olmayan bir Anadolu kentini kendine ev seçti.

Üstelik bu kent kuzeydoğunun sınır kenti. Karslılar serhat kenti olmakla gurur duyuyorlar. Siz oraya konuk olarak gittiğinizde bir sınır kentinin anlamını kavramaya başlıyorsunuz. Kars orada uzakta bir sınır kenti olmaktan çıkıyor. Sarıkamış’ın toprağına karışan o cam gibi, kristal gibi, geceden siyah taşı gibi büyülü; bir masal kent olarak düşlerinize girmeye başlıyor. Kendini özletiyor.

Ama bilinmeyen topraklar olmaktan çıkıp, sizin sevgili bir yanınız olmasında esas büyük katkı Kars halkının bu festivale gösterdiği teveccühten, kabulden, iltifattan geçiyor. Sanki yıllardır birlikte bir festival yapıyormuşuz gibi. Festivalle gelen konukların ev sahiplerince bunca iyi kabul gördüğü ve birlilerine karıştığı başka örneklere çok az rastlanır çünkü.

Uzun sürmüş zamana dayanmış festivallerin İstanbul, Antalya gibi büyük ekonomisi bir festivale ihtiyaç duymayan kentler de bile canlılık anlamına geldiğini hiç anlatmaya kalkışmayacağım. Malumun ilanı olur. Daha önemlisi Türkiye’nin Kuzeydoğu sınırında şimdi biraz yalnız ve uzak görünen ama kültürü çok zengin bu kentin evine misafir olan hem Avrupa’dan hem Türkiye’den taşınan kültürel ve insani karşılaşmaların zenginleştirici gücüdür.

Bu ülkede bir şeylerin gelenekleri oluşabilmeli. Bu ülkede güzel şeylerin ömrü olmalı hata ömürleri uzun olmalı. Bu kadar özverili çalışan bir ekibi hayal kırıklığına uğratıp, emeklerini hiçe sayılabilir afaki eğlenmeler olarak heba etmek yerine, kıymetlerini bilip, yüklerini azaltıp bizler için yaptıklarına teşekkür ederek yüklerini azatlamalıyız. Ben daha önce “Bir kuşun kanadına düşleri yüklemişler…” demiştim şimdi onların yüklerine omuz vermemiz yüklerini hafifletmemiz gerekiyor ki yel üfürüp su götürmesin; ki düşleri düşlerimize deysin.

Böylesi bir deneyim yılların birikimini, özverisini bilgi ve deneyimin üretilmiş bilgisini taşıyor. Bunu bir anda yok saymak bu kadar kolay olmalı. Olmamalı ki bir tarihimiz olabilsin. Tarih yazmak denilen şey ancak böyle gerçekleşebilir. Tarih yazmak sözcüğünü öyle yere düşürdük ki nerede ve nasıl yapıldığını unutuyoruz. Tarihimiz hep böyle kesikler ve çiziklerle gitmemeli; bir festival yıllara uzamalı bununla övünebilmeliyiz.

Nazar değmesin diye korkarak sevdiğimiz yakın bir dostumuz olmuş Kars’ı, Altın Kaz’ı hepimizin kaygılarının üstünde tutarak devam ettirebilmeyi istemeli ve talep etmeliyiz. Ancak birlikte çoğaltılabilinecek bu şenliğin sürdürülebilir olması dileğiyle.

Tül Akbal Süalp


Tarih : 04.11.2009 | Başlık : BASIN

Türkiye’nin sınırında, sınırların kalktığı festival
Sinemacılar ve eleştirmenler sinemadan bahsederken sık sık “düş” ve “büyü” sözcüklerine başvururlar. Kullanmayı pek sevmediğim iki sözcük.

Belli bir filmden bahsederken neyse de, sinemanın geneline böyle yaklaşmanın, bu sanatı incelemek ve anlamak yerine yukarılarda bir yerlere koyup gereksizce mistikleştirmeye yaradığını düşünüyorum. (Sinemada hislerin önemini göz ardı etmeden söylüyorum bunu.)

Gelin görün ki Gezici Festival’le birlikte Kars ve Artvin’de geçirdiğim on günü düşününce aklıma ilk gelen kelimeler de bu ikisi oluyor.

Başka türlü bir yer

Festivallerin birbirleriyle kıyaslanması sinema çevrelerinin favori sporlarından biri. Fakat Gezici Festival’i başka (özellikle de büyük) festivallerle kıyaslamak doğru değil. Çünkü aralarında, Attila İlhan’ın tabiriyle söyleyelim, derece farkı değil mahiyet farkı var.

Gezici Festival’in amaçları, yöntemleri ve başarı kriterleri çok farklı. Festivalle seyirci ve festivalle şehir arasındaki çizgilerin ve sınırların kalınlaştırıldığı değil silikleştirildiği bir festival bu. Ahmet Boyacıoğlu’nun herkese örnek olmasını dilediğimiz sadelikteki açılış/kapanış konuşmalarından (“Festivalimiz açılmıştır” veya “Saat 20.15. Film başlar” gibi) törenlerin atmosferine, hatta konukların niteliğine (ve sanırım kişiliğine) dek yansıyan bir tavır.

Festivali düzenleyenler ya da katılımcılar bu tavrın sebeplerini ve sonuçlarını uzun uzadıya anlatmaya girişebilir ama ne kadar etkili olur emin değilim.

O yüzden biz en iyisi Çiğdem Çebi’ye kulak verelim, derim. Çiğdem festivalin seyircilerinden biri. Ordu’da yaşıyor, tiyatroyla ilgileniyor, amatör oyunculuk yapıyor. Ordu’dan kalkıp Kars’a gelmesinin iki sebebi var. Birincisi, festival denen şeyi bugüne kadar hep televizyondan izlemiş, artık bizzat tanık olmak istemiş. İkincisi, Kars’ta çekmek istediği bir belgesel film projesi var. (Konusunu bana anlattı ama, neme lazım, burada yazmayayım.) Bu yüzden bir yandan filmlere giderken bir yandan da belgesel ve oyunculuk atölyelerini takip ediyor.

Önündeki sinema dergilerini büyük bir dikkatle incelerken, İstanbul dışında yaşayıp bu işlerle ilgilenmenin zorluklarından bahseden bu genç kadına festivali nasıl bulduğunu soruyorum, “Doğal” diyerek cevap veriyor: “Burada oyuncular var, yönetmenler var ama kimse kimseyi birbirinden üstün görmüyor. Giriyorsun salona, oturuyorsun, filmi izleyip çıkıyorsun. Bu kadar basit. Salondaki diğer insanlardan farklı olduğunu düşünmüyorsun. Kırmızı halı da yok.” (Gezici Festival’e ilişkin bir yazısına “Halımız kırmızı değil kardan olsun” başlığını atan Alin Taşçıyan’ın kulakları çınlasın.)

Sinemanın her hali

80 bin kişilik bir şehirde, 2 salonda, günde 4 gösterimle yapılan ve 7 gün süren bir festivalden söz ettiğimizi hatırlatayım. Rakamlar mütevazı görünebilir, buna karşılık festivalin Kars’taki programı geniş ve derin bir seçki sunuyordu.

Programın uzun metrajlı filmlerin yanı sıra kısa filmler, belgeseller, sahte belgeseller, canlandırmalar, klasikler ve çocuk filmlerinden oluştuğunu, atölye ve söyleşilerle desteklendiğini belirtirsem “geniş”ten ne kastettiğim anlaşılır sanırım. Politik, cinsel ya da sinemasal açıdan hayli cüretkar ve seyirciyi zorlayabilecek filmler içermesi ise “derin”liğinin göstergesiydi.

Sırf programın ortaya koyduğu bu tablo ya da örneğin uzun metrajlı filmlerin öncesine adeta “İnsanlar bunu da izlesin” düşüncesiyle kısa film koymak bile, bir sinema yazarı dostumun deyişiyle festivalin “aydınlanmacı” yaklaşımının göstergesi sayılabilir ve bu devirde “düş” sıfatını hak edebilir.

Ama Gezici Festival’le birlikte Kars ve Artvin’e gittiğinizde; 15 yıldır merak ettiğiniz ve nedense hiç karşınıza çıkmamış bir filmi Kars Şehir Sineması’nda seyrettiğinizde; sinema fuayelerinde Reha Erdem’i çevirip “Beş Vakit”teki müzik kullanımıyla ilgili soru soran veya Kars sokaklarında, meraklı bakışlar altında koştura koştura film çeken gençleri gördüğünüzde; Artvin’in bir süredir kullanılmayan sinema salonunun festival sayesinde hayata dönmeye hazırlandığını duyduğunuzda; Kars’ta ve Artvin’de insanların ayakta kalma, merdivenlerde oturma pahasına film seyrettiğine şahit olduğunuzda ve tabii Çiğdem’le konuştuğunuzda, pek başvurmadığınız bazı kelimeleri ister istemez raftan indiriyorsunuz.

Farklı şehirlere gidiyorsunuz, farklı filmler izliyorsunuz, filmler hakkında farklı düşüncelere sahip oluyorsunuz ama tuhaftır, sanki herkes aynı düşü görüyor.

Uygar Şirin

Tarih : 04.11.2009 | Başlık : BASIN

Karslı çocuklar ‘canlandırma’yı çok sevdi!
KARS – 14. Gezici Film Festivali’ne ev sahipliği yapan Kars’ın Rus mimarların imzasını taşıyan görkemli taş binalarından birinden içeri giriyoruz. Burası Kent Konseyi. Burada bulunma nedenimiz ise, konuk olacağımız Stop Motion Canlandırma Atölyesi…
İçeride Hollandalı canlandırma yönetmeni Petra Dolleman ve asistanı Hasan Cemal Sargın eşliğinde canlandırma filmi çeken Karslı 12 lise öğrencisiyle karşılaşıyoruz.
Festivalin ilk gününden beri okul çıkışı burada toplanıyor, İsmail Aykız Güzel Sanatlar Lisesi’nin 12 öğrencisi.
Yönetmen koltuğundaki öğrenci, monitörü ve kamerayı kontrol ederken, bir yandan da arkadaşlarına ‘devam-değiştir’ komutları veriyor. Sona yaklaşmışlar, amaçları reklam filmleri ve animasyonlarda sık kullanılan ‘oyunlardan’ olan, yüzlerin birbirinin yerine geçme canlandırmasını gerçekleştirmek. Öğrendiklerini sabırla icra ediyorlar. Bir öğrenci, koltuğa oturan arkadaşının kafasına siyah maskeyi geçiriyor. Maske yukarı doğru, milim milim çıkarılırken, her bir kare kayda alınıyor.

Kars’ta üçüncüsü gerçekleştirilen canlandırma atölyesinin mimarı Petra Dolleman, bize geçen senelerde üretilen animasyonları izletirken, bir yandan da üç sene önce ilk geldiğinde ne kadar etkilendiğini a